21 Nisan 2015

➳ fmo: 1 ve 2 / sinemacı sonik, yolun ışıkla dolsun, yoluna kuşlar konsun..

zihnin arka sokakları yine bir challenge hadisesi çıkardı başımıza. iyi de yaptı. hayatımda bu sıralar istikrarla süren bir şey yok. ama olmalı onu da biliyorum. evde bütün gün yat yuvarlan nereye kadar? 

yıllar önce depresyona girdiğim bir dönem haftalarca evden çıkmadığımı fark etmiştim. tam da bunun pek makbul bir durum olmadığını düşünüp tv karşısında zombi gibi pineklerken, güzel bir kitap serisinin 30 kuponla verileceği reklamını gördüm.  ‘her gün mahalle bakkalına gitmek için dışarı çıkmak bile bir şeydir’ deyip başladım kuponları biriktirmeye. kuponlar bitti. ama bir tanesi eksik kaldı. yine de aldım 29 kuponu, dağıtım noktası diye verdikleri adrese gittim. galatasaray’da bir dükkan.  içeri girdim, kağıt öbeklerinin içinde, onu oraya bunu buraya taşıyan bi’ abi.  utana sıkıla adama dedim “ama bir tanesi eksik”  ağız dolusu gülümseyip “senin canın sağolsun abicim” deyip verdi kitaplarımı. esnaftan  “abicim, ablacım”  sözünü duymayı zaten pek severim. suratımda salak bir gülümsemeyle kitapları çantama atıp peyote’de aldım yine soluğu.  istikrarla her gün dışarı çıkmayı ve sonunda o kitaplara sahip olmayı başarmıştım. kendi kendime kutladım bunu bir birayla peyote’de.  seviyorum bu hikayeyi.

bazen sevdiği şeyi yaparken bile istikrar yakalayamıyor insan. blog da öyle. yazmaya konu bulamadığım iki ayrı zamanda iyi geldi zihin’in challenge’ları. bu üçüncü de boynumun borcu kontenjanından. ki bilmiyorum nasıl olacak? yine geç kaldım. zaten pek iyi bir filmci değilim ki ben. ama çabalayacağım. hadi başlayayım.


1. en sevmediğim film: last days – son günler
festival döneminde, abican’la nasıl da hevesle bekledik bu filmi. onun yakın arkadaşı haziran da bilet almış, fuayede filmin başlamasını beklerken hep birlikte sabırsızlanıyorduk. ergenliğimiz kurt cobain’in derdini dert edinerek geçmişti ve bu film onun son günlerini anlatıyordu. kim bilir onun aklımıza bile gelmeyen ne bunalımlarına, ne hezeyanlarına şahit olacak, onu daha iyi anlayacaktık…
ve fekat film o kadar durağan, o kadar sıkıcıydı ki bi’ ara salak salak gülmeye başladık karanlıkta. sonunda haziran dayanamadı şapşal. bi' de epey yüksek sesle “haaaa ben anladım adam sıkıntıdan ölmüüüüş..” deyince biz ve etrafımızdaki 20 kişilik çaptaki herkes “huaaaahahahha” diye gülmeye başladı. topluca gülmeler insanda daha da önlenemez  bir gülme  dalgası yaratıyor. ne olduğunu anlamayan diğer seyirciler tarafından “cık cık cık”  diye sesler gelince kendimizi zor sakinleştirdik. hem gurur yapıp hem de kurt’ün hatrına yarıda çıkmadık.film bitti ama yemin ederim biz de bittik.


2. en son izlediğim film: imitation game – enigma
filmi beğendim ama tarafsız değilim galiba. yani filmden çok, bu hikayenin filminin çekilmiş olması, alan turing’e iade-i itibar anlamında iyi hislerim var. keşke ona zorla yaşattıkları  inziva sürecini de daha bi' derinden verselermiş, üç beş sahneyle geçiştirmeselermiş. cağnım şerlok ne de güzel oynamış. “kafası böyle deli deli çalışan insanları en iyi ben oynarım. ayrıca oynadığımı bile anlamazsınız” demiş resmen. lee ile filmin yarısını bir bilgisayardan diğer yarısını bir başkasından izlemek zorunda kalıp aralarda konuşmaya dalmasaydık büyük ihtimalle hiç anlayamacaktık .

yandaki afişi pek bi sevdim. bu minimal poster işini ilk kim akıl ettiyse onu da seviyorum. üzerine tıklayınca kocaman oluyor. böyle big size posterleri internete atıp beni posterci milletine mecbur etmeyenleri de seviyorum. bugün hava daha güzel olsa, artık hırka, gocuk falan giymek zorunda kalmasak daha kimleri kimleri severdim.  gelmeyen bahar yapmışlar yahu. ağaçlar, çiçekler bile bi' açıp bi' soluyor. onlarda bile "heağğ biz yanlış geldik galiba" havası. bu nasıl nisan?

zaten sevgili mayka’ma göre artık iki mevsim varmış. kıştan sonra hemen yaz gelecekmiş. o arada olan bize olacakmış. bunlar tam hastalık havalarıymış dikkat etmek lazımmış.

hadi öptüm bol miktar.



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Yorum

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...