6 Nisan 2015

➳ suriyeli çocuk. boğazımda düğümlenen hıçkırık.

pele'nin doğumgününde, peyote'de kendi çapımızda biralı kutlamamızı yapmış eve dönüyorduk istiklal caddesi üzerinden. bir istiklal klasiği olarak sokak çocukları yolumuzu kesti. ben ezelden beri onlarla elimden geldiğince konuşmaya çalışırım. yokmuşlar gibi, onları görmüyormuş gibi yapamıyorum. kayıtsız kalamıyorum. ama sokak çocuklarına para vermem, onlardan mendil almam. çünkü bu onların sokakta çalışmalarına sebep olmaktan başka bir işe yaramıyor. eğer param varsa simit falan ısmarlarım, o da her zaman değil. ama artık cebimdeki bozuklukları vermeden duramıyorum. ya da çantamda mendil yoksa bakkaldan falan almak yerine elimden geldiğince onlardan almaya çabalıyorum. peki neden?

bir kaç ay önce bir kanal taksim meydanı'ndaki suriyeli çocukları haber yapmıştı. bir grup çocuğun yanına gidiyor muhabir. "nereden geldiniz?" diyor.  bi tanesi çat pat sökmüş türkçeyi. sanırım 9-10 yaşında, o sözcülük yapıyor hepsinin adına. suriye'den geldiklerini anlatıyor. her birinin mutlaka ya annesi ya babası ölmüş, bazılarının her ikisi de. bir tanesi annesi ve kardeşleriyle gelmiş suriye'den, anne ve kardeş yaralıymış, hastaneye kaldırmışlar ama izini kaybetmiş onların da. nerede olduklarını bilmiyor. diğer kardeşiyle birlikte sokakta yaşamaya başlamış... muhabir "siz nerede kalıyorsunuz?" diye soruyor. çocuk tarlabaşı yönünü işaret ediyor. "orada bi ev var, eski.

"peki başınızda bi büyük yok mu, kaç kişi kalıyorsunuz?" çocuk uzakta kameraya doğru şüpheli gözlerle bakan daha büyük bir çocuğu gösteriyor "var, var büyük var, bu var.

"bu var" dediği çocuk en fazla 12-13 yaşında. başlarındaki büyük oymuş. ve belli ki artık kendi de inanmış büyük olduğuna. çocuğun muhabirle konuşmasına itiraz etmiyor ama uzaktan uzaktan kolluyor onu başına bir şey gelmesin diye. sonra tekrarlıyor muhabir. "kaç çocuk var evde" "var var,15 var 10 var" diye karşılık veriyor o da. derdini anlatacak kadar türkçe öğrenmiş. derdi dünyadan büyük. ama kendi o kadar küçük ki, onu bile bilmiyor. onlara yiyecek getiren biri yok. dilini bilmedikleri bir ülkede kimsesizler. 

bu yüzden artık elimden geldiğince bir şeyler almaya çalışıyorum onlardan. pele'nin doğum gününde de öyle oldu. bir kız çocuğu geldi önce. mendili uzattı. aldım, cebimden parayı çıkarırken gözgöze geldik. karşılıklı gülümsedik. yüz bulup " ama öperim bi kez " dedim. anlamadı. yanağımı işaret edip öpücük yaptım. ağız dolusu gülümseyip yanağını uzattı. öptüm. sonra bi baktım daha da küçük bi oğlan çocuğu koştu üzerime doğru. gerçekten başka bozuk param yoktu. cebimi işaret edip " ama param bitti " dedim. " yok yok " deyip yanağını gösterdi. beş metre öteden sırf öpeyim diye koşmuş. öpülmez mi bu çocuk! sarıldım tabi epey. o da bana. ama nasıl sarılmak. kucağıma zıpladı, biraz da öyle öptüm kokladım. alsam götürsem sanki eve gelecek benle. belki de değil. gelirdi. ama alamazdım. sonra gözümden yaşlar aktı ışık hızında. mini minnacık elleriyle gözümün yaşını sildi bi de. ben bu anı nasıl unuturum.

o kadar hasretler ki sevgiye. ama laf olsun diye değil. bu çocukların gerçekten şefkate ihtiyaçları var. biz koca koca yetişkinler olarak, iyi ailelere, arkadaşlara, sevgililere sahipken, bunu adımız gibi bilirken ve onlarla birlikte yaşarken içlerinden sadece biri bile uzaklaşsa bizden, nasıl kimyamız değişiyor. nasıl bunalımlara giriyoruz. facebook'ta fotoğrafların altına "çok özledim" yazıyoruz. o sevdiğimiz yanımızda yok diye canımız sıkılıyor, bir an önce kavuşmak istiyoruz. şimdi bi düşünün. bu çocuklar ne yapsın?

elimden belki bir sürü şey gelir ama ne yapmalıyım bilmiyorum. bir yerde olsalar da her gün gidip sarılsam mı diyorum bazen. gidip bi yerlere başvursam en azından türkçe öğrenmelerini sağlasam, yaşıtlarıyla okula gitmelerine sebep olsam mesela. ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. illa ki bir çözüm var ama göremiyorum. var mı bir fikri olan?

ama özellikle kadınlar, ne olur bu çocukları gördüğünüzde onlara kayıtsız kalmayın. hiç değilse yanaklarını avuçlarınızın içine alın, saçlarını okşayın, ellerini tutun. 

bu yaz istiklal'de yürürken yine böyle bir grup çocuk yayılmış dileniyorlar. oradan geçen bir kadının, yanındaki arkadaşına "tayyib'in piçleri" dediğini duydum. yol ortasında patlatasım geldi kadına. evire çevire dövesim geldi. dövmedim tabi. allahından bulmasını umuyorum. 

ve bu kadar mı bitmiş insanlık mesela? aslında 'insanlık' dediğim ne, onu da bilmiyorum. küçükken minnoş diye bir kedim vardı. ne zaman annesiz kalmış bi yavru kedi görsem alır minnoş'a götürürdüm emzirsin diye. önce bi koklar sonra memelerine dadanmış yavrularını itekleye itekleye yer açardı yeni yavruya. gözü gibi de korurdu öksüzü. insanlık bitmiş olsun peki. bari minnoş'tan örnek alsak. ama yok, tayyib'in piçleri di mi bu çocuklar. o zaman itip kakabiliriz onları, hor görebilir, yanımızdan geçerlerken üstümüze bir şey bulaştırmasınlar diye sakınabiliriz kendimizi. 




bir de çok sık duyduğum başka bir laf "ayy her yer arap!" neden rahatsızız bu kadar. sokakta yaşamalarına, dilenmelerine büyük ya da küçük kim olursa olsun gönlüm razı değil elbet ama bakın bu insanların arkalarına bakmadan kaçtıkları şehirleri şimdi bu halde. üstteki foto suriye'nin deyrizar şehrinden. başını sonunu unut, çekeceğin sefaleti unut. sadece yaşadığın sokağı şöyle gördüğünü düşün. nasıl?

uludağ sözlük'te şöyle bir başlık var: istanbul'un suriyeli ile imtihanı. 14. yoruma bi bakın. biz bunlarla aynı ülkede yaşıyoruz. iç savaş çıksa, mahallemi bu hale getirip üzerine sigarasını yakacak adam bu olacak mesela. peki kötülük neden bu kadar güçlü?

yazıya görsel ararken gördüğüm fotolar at gibi böğrüme oturdu. otursun. her bir fotoğraf ayrı hikayeli. bakın bu boncuk gözlünün adı Hüdea. 4 yaşında. fotoğraf makinesini görünce silah zannedip teslim olmuş. çünkü daha bu yaşında savaş görmüş o. babası ölmüş. annesi ve üç kardeşiyle kaçıp türkiye'de bir sığınma kampına yerleşmiş. kaybına mı üzüleyim, şahit olduklarına mı, çektiği sefalete mi yoksa dudaklarını bile saklamak isteyişine mi.. yok olmak, görünmez olmak ister gibi değil mi. niye istemesin ki? 

hangi film bu kadar yakar ki insanın canını. buz gibi gerçek işte. tekme tokat gerçek. 

normalde yazılarımın paylaşılmasını istemem. çok kimse bilmesin diye anonim yazıyorum ve zaten kendime yazıyorum. ama bunu isteyen paylaşsın. çünkü o çocukların yanaklarının okşanmaya ihtiyacı var. onlarla karşılaşmaktan, onlara dokunmaktan korkmayın. ve elbette özellikle kadınlar. dokunun o çocuklara. emin olun yanlış anlamazlar sizi. 

bir de bu çocuklar için bir şeyler yapan eden varsa benim bilmediğim. haber etseniz ne güzel olur. belki bi faydam dokunur. ben kalakalmış durumdayım çünkü. 









Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Yorum

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...