30 Nisan 2015

☮ evden, benden, bizden ♪

meğer günlerdir sadece fmo sorusu cevaplıyormuşum, meğer onun harici cağnım bloguma hiçbir şeycikler yazmaz olmuşum. ayrıca bunu hatırlatıp beni "napıyon be ya? onu yaz!" diye darlayan arkadaşlarımı da çok seviyormuşum. 

aslında son günlerim (aylarım) (yok. yıl olacak yıl!) genellikle yoğun bir tembellikle geçiyor. yılllardır sahip olamadığım "istediğim saatte uyanma lüksü"nün dibine vurmuş durumdayım. insan daha ne ister? tabi o arada değişik atraksiyonlar da oluyor. mesela pazar günü crr'de jan garbarek konseri vardı. 

jan garbarek yıllar önce lee sayesinde tanıyıp, öğrendiğim biri. konser için geleceği haberini alınca pek bi sevindik. lee sponsprluğunda attık kendimizi yollara, neşeli neşeli konsere gittik. iyi ki de gitmişiz. cemal reşit rey'de herhangi bir şey dinlemek gerçekten anbilivibıl. salon, ses sistemi falan çok acayip. bir de böyle çok aşırı usta müzisyenler olunca kulaklarımız bayram etti. 

şarkılarını bilip eşlik ettiğim konserlerden değildi bu tabi. adamlar cazcı, neye eşlik ediyon? hatta bi ara onların duygusuna yetişemeyeceğim kadar "değişik" çaldıkları için biraz bozuldum bile kendilerine ama olsun. ecel gibi uzattıkları sololardan hafif içim şişmeye başlamışken, yan koltuğumda oturan ablanın uyuduğunu fark ettim. sonra salon alkışlamaya başlayınca, abla ışık hızında uyanıp "bravooo bravo " diye ellerini çırparak uyandı. çok güldüm. 

lee, benim duygusuna giremediğim o dakikalara dair yorumumu "hayatım onlar caz standartları, anlamaman doğal" şeklinde değerlendirdi. burda tam olarak bana "sen kim köpeksin ki" mi dedi ondan emin değilim ama öyle bir şey yaptıysa da allahından bulsun. ama her bi' şeye kafası çalışan bir müzisyen olarak lee'nin uzuuuun solo performanslara "adam gelmiş önümde masturbasyon yapıyor resmen, anladık çok iyi çalıyon" şeklinde yaklaşımını seviyor ve destekliyorum. ki bu sefer demedi. tam öldük ölüyoz derken hoppa diye toparlayıverdiler. sonuçta yaklaşık iki saat boyunca güzel müzik dinledik, her ses zerreciğini duyduk. sadece bunun için bile değerdi. insanın kendini böyle canlı performanslarla ödüllendirmesi lazım. tanrının o koca kulaklarımızı, sadece youtube'dan boğuk boğuk şarkılar dinleyelim diye yaratmadığından eminim. 

diğer yaptığım şeylere gelince, üstteki fotoya misafir olan tatlış sukulent bitkisini evimizin ayısı sifu'nun doğum gününde aldık, adını da sifulent koyduk. yerini sevince kendine güveni geldi yavrucağın. bir kaç ay içinde vahşi oranda coşmasını bekliyorum. yanda diğerleri de var. hepsini böyle toplu halde görmek beni çok mutlu ediyor. fotoğraftaki pırıltı efektlerini de onları benim gözümden görmeniz için ekledim. 

balkon için de sardunyalar aldık ama o kadar ters bi yerdeler ki fotoğraflarını çekmem pek mümkün değil. 

en arkadaki koca yapraklı olan yuka bitkisiymiş. koçtaş'ta banyo için paspas ararken buldum onu. birisi belli ki almaya niyetlenmiş ama sonra ne düşündüyse vazgeçip kilim reyonunun orda saçma bi' yere bırakıvermiş. eşinden, dostundan uzakta öyle çaresiz duruyordu ki kendisine "ağlama evlat, artık benimlesin" diye sahip çıktım. şu anda daha mutlu olduğunu umuyorum. 

öndeki beyaz çiçekliyi deli bi adamdan kavga ede ede aldık. "salonda masanın üzerinde duracak, çok güneş istemeyen ve çiçekli bir bitki var mı?" dedim. kafası gidik abi "al bu var" diye elime tutuşturdu. onun da adı kalanşo imiş. her şeyi bilen abim söyledi. o da halinden memnun görünüyor. eve getirdiğimizde çiçekleri yoktu, haftasına patır patır açıldılar. aylav çiçek. 

en öndeki de fesleğen. içlerinde şimdilik bi numarasını görmediğim bi' bu. ama o da sağlıklı gibi. sanırım daha çok güneşe ihtiyacı var. tanıdıkça birbirimize alışacağız diye umuyorum.

neyse bu kadar yazı yeter. daha yemek yapmam lazım benim. adam eve aç gelecek. kahretsin ki arayıp "akşama ne pişiriyon?" diye akıl danışacağım kimse de yok. hepiniz goygoydasınız biliyorum. daha bugün aşırı punk bi doğum gününe davet aldım ama gidemiyorum mâlesef. evde temiz bulaşık kalmamış nere gideyim? allah herkese derdin böylesini versin. amin.

yazının şarkısı jan garbarek'ten olsun. başka bir şarkı koyacaktım ama yarın 1 mayıs. bunun daha uygun olduğunu düşündüm. 


burada tabi söz yok ama hasta siempre'nin çevirisine bakayım dedim. alttaki gibi şeyler çıktı. tam da bahar dalları falan diye giderken militarist kokular gelmese şarkıdan daha bi güzel olurmuş ama o da zamanın ruhu. ne yapaydım eksik mi yazaydım? sansürcü mü olaydım? 

rüzgarı yakarak gelirsin
bahar güneşleriyle
gülüşünün ışığıyla
bayrağı dikmek için

devrimci aşk
seni yeni bir davaya götürüyor
orada kurtarıcı elinin
gücünü bekliyorlar

mücadeleye devam edeceğiz
sen yanımızdayken olduğu gibi
ve fidel'le sana diyoruz ki
sonsuza kadar komutan

hadi öptüm. muck.


☭ fmo:11 ve yatacak yeri olmayasıcalar

➳ öncesi ve sonrası burada

11. en sevdiğim sinema salonu: emek sineması ve pera sineması
bakın bu soldaki 1924 yılının emek sineması sağdaki ise 2000lerin. tıklayıp kocaman haline de bakabilirsiniz. ya da şu linke bi tıklayıp emek sinemasının tarihini izleyebilirsiniz. 


ve bu alttaki de emek sinemasının şu andaki hali. 



peki sinema nerede? sinema yok çünkü insanların ağzına tazyikli suları sıka sıka, emek sineması çalışanı, ekose ceketli janti abileri işinden gücünden ede ede bu korkunç devasa binayı yaptılar. o da sinemayı yedi. hatta sadece sinemayı değil, yan cephesinin olduğu sokağın yarısını da yedi. inanılır gibi değil ama öyle. eskiden 'yeşilçam sokağı' denen yere şu an ancak 'yeşilçam geçidi' diyebiliriz. daracık, kapkaranlık ve öyle ürkütücü ki. 

fotoğraftan pek anlaşılmıyor. ama bu koca kütlenin ne kadar rahatsız edici olduğunu anlamak için önünden bi' geçmek lazım. caddeye karabasan gibi çökmüş durumda. insanın kafasını kaldırası gelmiyor bakmak için. o kadar çirkin. 

karşısında da saray muhallebicisi var. ama sakın "aa gelmişken buraya uğramamak olmaz" diyerek girmeyin oraya. oranın sahibi de bu soldaki çünkü. 

fotoğrafı arakladığım sitenin haberine göre bay başkan sahibi olduğu muhallebicide çalışan 14 işçiyi tazminat vermeden işten çıkarmış. sebep olarak da "iyi çalışmıyolardı yeaa" demiş. sonra işçi kardeşler dava açmış. umarım kazanırlar. keşke donuna kadar her şeyini alabilecekleri bi' dünya mümkün olsaydı. istanbul'u karış karış sattı adam. yatacak yeri yok. varsa da olmasın! emek sineması yıkılırken hehheheh diye ellerini ovuşturan o koca başlardan biri de bu çünkü. 



diğer koca başları da hatırlamak için de artiz abili fotoğrafa bi tıklayın.
vimeo linki var içinde. 


neyse, daha fazla sinirlenmeden ikinci sinemama geçeyim ben. 

emek yoksa pera var diyebiliyorum şimdilik. ama evet, şimdilik. yakında onun ve beyoğlu sinemasının da olduğu, halep pasajı ve binasını da yıkar bunlar. girişi şu alttaki gibi. 


bu da fuayeye inen merdivenler. 


içinin fotoğrafını bulamadım hiç. dünyanın en küçük sinema salonu olabilir. en fazla elli koltuk falan vardır diye düşünüyorum. küçücük bir salon. belki kötü bir ses ve görüntü sistemi kullanıyor hâla ve öyle gıcır gıcır koltukları da yok. ama hep bağımsız filmler gösteren kendi halinde bir yer. adı güzel kendi güzel pera sineması.

umarım hiç yıkılmaz ve hep öyle küçücük, fıçıcık haliyle ayakta kalmayı başarır. 

dokunmayın lan sinemalarımıza!


29 Nisan 2015

➳ fmo:10 yönetmen değil rejisör olanlar ^_^

➳ öncesi ve sonrası burada


10. en sevdiğim yönetmen: atıf yılmaz
bakın şimdi şöyle bi' liste var:

selvi boylum al yazmalım
ah güzel istanbul
kara gözlüm
güllü geliyor güllü
mine
seni seviyorum
unutulan kadın
aaahh belinda
dul bir kadın
adı vasfiye
eğreti gelin
dağınık yatak
asiye nasıl kurtulur
değirmen
arkadaşım şeytan
gece, melek ve bizim çocuklar
hayallerim, aşkım ve sen
minik serçe
kibar feyzo
salako

jeneriğinde yönetmen değil "rejisör" yazan, bol aşklı meşkli, bol türkan'lı, müjde ar'lı, aliye rona'lı filmler bunlar. bu filmlerde 70'lerin gazino ortamı da var, köyü, ağası, marabası, 80'lerin deli deli şehirli halleri, toplumcu gerçekçi, feminist buhranları da. müjde ar'la el ele verip müthiş işler yapmışlar mesela. 

türk filmlerini evde kalmış bir kız kurusu kadar iştahla seyreden biri olarak salon filmleri aşkımdan  bir önceki yazıda bahsetmiştim. toplumcu gerçekçi filmlerinin de büyük hayranıyım. içimdeki istanbul sevgisini de at sepete. aha işte atıf yılmaz filmografisi. buraya yazdığım filmlerinin fazlası var tabi. elli senede yüz küsür film çekmiş. şimdi denesen ömür yetmez. 

tanıyanlar der ki aslında güler yüzlü bir adammış. ama ben uzaktan uzaktan sezdiğim o sakinliğinin, soğukluğunun çok hayranıyım. 

burada kendisiyle yapılmış bi söyleşi buldum. burada da hakkında yapılmış kısacık bi belgesel. (7 dk)

daha neler yazardım da kahve yaparken parmaklarımı yaktım hafiften. tuşlara bastıkça cayır cayır ediyor. aslında gerçek bi' gerizekalıyım. 
hadi öptüm. 





28 Nisan 2015

➳ fmo:9 "ama sen hayatında hiç hata yapmadın mı?"

➳ öncesi ve sonrası burada


9. repliklerini ezberlediğim bir film: devlerin aşkı

yeşilçam'ın bu salon filmleri'nin nasıl hayranıyım anlatamam. çok aşkla bağlıyım onlara. içimdeki türkan şoray-kadir inanır filmleri aşkı ise bambaşkı! bu ikilin neredeyse bütün filmlerini defalarca izledim. dila hanım, deprem, selvi boylum al yazmalım, dönüş, bodrum hakimi, kara gözlüm.. ilk aklıma gelenlere bak. aşkı resmen onlardan öğrenmişiz. 

devlerin aşkı ise bir tarafı ile hepsinden bi' başka. çünkü burada "seni terk ettim ama şu oldu bu oldu" demiyor kadın. "anamla bacımla tehdit ettiler beni ondan gittim, yoksa gitmezdim" demiyor. 

"evet, seni terk ettim!" diyor. 
"ama sen hayatında hiç mi hata yapmadın?" diyor.  
kalbimi kalbimi deliyor. 


(hepsini burada diyor)


sonra filmin o anbilivibıl finali. süreyya bey'in tetiğe gitmeyen eli, uzayıp giden bakışları.. ağzından dökülen son sözler.. 


- gidiyorlar!
- bırak gitsinler.

- kaçacaklar!
- onları kimse durduramaz, ölümü bile aşmışlar..


açıp yine mi izlesem n'apsam. 
neyse, hadi öptüm.






27 Nisan 2015

➳ fmo:8

➳ öncesi ve sonrası burada


8. beni mutsuz eden bir film: mutluluk
film üstüne çok bir şey de söyleyemiyorum aslında. meryem'in mahfedilmiş çocukluğu, güvercin ürkekliği, içinde saklı umudu falan off.. hepsi  film boyunca yüreğimi dağladı.

kitabı okumamıştım o yüzden bilmiyordum hikayesi hakkında bir şey. izledikçe öküzler oturdu ciğerime, kalkmak bilmediler. film bitti, kalakaldım bi' süre. bu dünyada ne kadar meryem varsa hepsini bulup derdine derman olmak istedim. "tamam geçti gitti, hadi gel sana bi' sarılayım" demek istedim. 

"ben hiç günah yapmadım, hiç günah yapmadım

çok fena çok.. 








26 Nisan 2015

➳ fmo:6 ve 7 -- güldürenler, ağlatanlar, mutlu edenler..

➳ öncesi ve sonrası burada


6. en sevdiğim komedi filmi: kibar feyzo
yine cevabını çok düşündüğüm sorulardan biri. sanırım komedi filmlerini de çok seven biri değilmişim ben. ama kemal sunal'a çok gülerim. filmlerindeki diyaloglara da. kibar feyzo da televizyonda görünce izlemeden geçemediğim filmlerden. he bir de kibar feyzo çok alt metinli, çok bi' siyasi film ya, ordan da ayrı bir hoş ediyor göynümü. 



daha yeni bir şeyler de söylemek isterdim ama yeni film deyince aklıma tek gelen vizontele oldu. ona da çok gülmüştüm.(oha 2001 diyor! ne çabuk geçiyor yıllar! fakşitbok!) ama ona komedi filmi demeye de dilim varmıyor. finale kadar her şey iyi hoş da sıti ana televizyonu gömerken ağlamaktan içim çıkmıştı. yine de fragmanını koyayım şuraya. yarın bi' gün çocuğum falan olursa bulsun, izlesin. görsün anası nelere gülmüş, nelere ağlamış. 

"zeki müren de bizi görecek mi?" :)

7. beni mutlu eden bir film: neşeli günler
bu madde için çok düşünmem gerekmedi. kofti bir film dağarcığım olabilir ama şimdikinden bin tane daha fazla film izleseydim bence yine aklıma neşeli günler gelirdi ilk. buraya sahne ekleyeyim diye youtube'da aratınca önüme ilk düşenin, restorasyonlu hali olması da ayrıca neşe verdi şu an bana.  bu film restorasyonu fikrini bulanlara, bu işi destekleyenlere, yapanlara çok saygı duyuyorum. çok önemli bir şey bu yaptıkları. elleri dert görmesin. 

- sirkeeeeee
- limoooooon
≧◉◡◉≦


hadi gudnayts.



24 Nisan 2015

➳ fmo:5 ve bir takım anılar şimdi gözümde canlandılar

➳ öncesi ve sonrası burada


5. en sevdiğim drama filmi: duvara karşı / gegen die wand
drama filmi deyince benim anladığım derinliği olan karakterler ve akıp giden hem etkileyici hem de gerçekçi bir öykü. ondan sanırım ilk aklıma gelen duvara karşı oldu. ismini de öyle çok seviyorum ki. nasıl yakışıyor bu filme. i feeeeeeeeeeell you.. 



eskiler bilir ama bilmeyenler için yazayım.öğretmen olmadan önce bar kızı bir insandım ben. ekmeğimi taştan, sarhoşlardan, mayhoşlardan ve yarın yokmuşcasına tüketilen biralardan falan kazanırdım. 

bir gece çok hastaydım ve mesaideydim. iş arkadaşlarım sağ olsunlar, benim yerime  de çalışıp, köşede dinlenmem için ellerinden geleni yapıyorlardı. bense barın kenarında bi yerde, regl sancımdan dolayı dayanamayıp taksim ilkyardım'a koşsam, acaba doktorlar bana "yeaa gerizekalı mısın kızım?" der mi diye düşünüyordum. böyle küçük hesaplar yaparken  bir yandan da ağrıyan karnıma karnıma bastırıyordum elimle çaktırmadan.

Dennis Hopper / Nighthawks
sonra bir sürü insan girdi içeri, dönüp bakmaya mecalim yok. bi' yarım saat falan geçti. adamın biri geldi yanıma oturdu. "sen iyi misin?" dedi. "hayır, hastayım ama önemli bir şey değil, geçer" dedim. "neyin var?" dedi. 'regl oldum' demeye utandım. "yeaa öyle karnım ağrıyo" falan dedim. "çocukların karnı ağrır, kadınların karnı ağrımaz, kadınlar regl olur" deyip güldü. bar yıllarımın bana verdiği muazzam önsezi ile adamın bana asılmadığına emin olunca ben de güldüm. sonra sohbet etmeye başladık. "adın ne?" dedi. söyledim. "benimki de fatih" dedi. "senin türkçen niye bozuk?" dedim. "ben almanya'dan geldim, hasan'ın arkadaşıyım ben" dedi. 

bir iki saat orada sohbet ettik. ben kalkmadım yerimden o da gitmedi. sonra bar kapanırken kalktı, hasanların yanına gitti. onlar kalkarken artık ben de ayaklanacak kadar iyi hissediyordum. kapıda tekrar karşılaştık. çantasından bi cd çıkardı. ama üzerinde yazı mazı, hiçbir şey yok. "bu ne?" dedim. "bi' film var içinde, izle. ben yarın yine gelicem." dedi sarıldı falan öptü, gitti. içimden "elin manyağı bana imalı imalı, konulu monulu filmler vermemiştir inşallah" dedim. attım cd'yi çantama, eve gittim. 

tabi bu arada sabah olmuştu neredeyse. salondaki kanepeye kıvrılıp uyuyayım dedim. o ara uykum kaçtı, reglin bana verdiği yetkiye dayanarak buzdolabında ne kadar  bisküvi, çikolata varsa gittim aldım. niyetim tıkınıp, kitap okumaktı. böylece sonunda uykum gelecek ve uyuyabilecektim. sonra aklıma cd geldi. korka korka gittim taktım makineye. film başladı. "gegen die wand" haa dedim,  o aralar yeni altın ayı almıştı film, çok popülerdi. aslında ben de çok izlemek istiyordum falan diye düşündüm. film bi' başladı, allaım allaım! tekme tokat dövdü beni resmen. çok etkilendim. dedikleri kadar varmış diye düşünürken bitiş jeneriği.. OHA! 

benim gibi kıt kafalı arkadaşlar için açıklıyorum. meğer bana cd'yi veren fatih, filmin yönetmeni olan fatih akın'mış. gerizekalı gibi tanımamışım adamı. ismi görünce dank etti. o da belli ki fark etti bunu. ondan öyle rahattı demek konuşurken. heğğğ değişik.. 

ertesi gün de dediği gibi çıktı geldi sonra hatta gitmek bilmedi. meğer o ara istanbul'da belgesel çekiyormuş falan. gerisinin önemi yok. bu küçük hikayenin ardından yine filme odaklanabiliriz. şimdiye kadar bir filmde görüp de en içimin gittiği karakterlerden biri sibel. cahit'in de çok hayranıyım. ama sibel bi başka. başına neler neler geliyor. çoğu da kendi yüzünden. ama sibel, hep deli sibel. bir deliliğini bir de çığlıklarını sevdim film boyunca. bir de cahit'in tuhaf aşkını. ah be cahit.. ne yaptın be cahit.. 


her bir sahnesini ayrı seviyorum. acıklısını ayrı, aşklısını meşklisini ayrı, ekşınlısını ayrı. her yeri depik atan cinsten. bu filmde yaşadığım hissin benzerini, yıllar sonra hakan günday'ın az'ını okurken yaşadım sadece. olaylar olaylar.. kafalar kafalar.. 

youtube'dan falan bir sahne araklayıp koyayım dedim, hangi birini daha çok sevdiğimi bilemedim. bir de izlemeyen vardır, spoiler olur. ama öyle yapmayın. açın izleyin. vallahi taş olursunuz.

yine hayvan gibi uzun yazdım. 

sevgiler. 

23 Nisan 2015

☭ bayramları sevmiyorum

tören duyan çocuk aslında tam da budur
buna 23 nisan da dahil. bir ilkokul öğretmeninin 23 nisan’ı sevmesi pek mümkün değil.  23 nisan tüm senenin en yorucu, stresli günlerinden biridir. daha kötüsü bu sadece öğretmenler için değil, çocuklar için daha da eziyete dönen bir gün.  aylarca çalışırlar saçma sapan bir dans gösterisi için. o çalıştıkları dans ne gelişimlerine bir şey katar ne de eğlencelerine. ki bunu çocuklar da bilir. hiçbir çocuk tören sevmez. 

çoğu zaman saçma salak bir şarkı seçilir. çocukların o şarkıda mümkün olduğunca senkronize dans etmeleri beklenir. daha yedi yaşında olan ve sağ eli ile sol elini senkronize hareket ettiremeyen ve hatta sağını solunu bile tam bilmeyen bir cüceden bahsediyorum mesela.

sonra sınıftan başka bir kız (evet, o mutlaka bir kızdır!) hareketleri o kadar güzel yapar ki o örnek gösterilir diğerlerine. “hadi bakın, arkadaşınız ne güzel yapıyor!” ama o hünerli kız vücut koordinasyonunda yaşından ileridir. öğretmen bunu görmezden gelir. zavallı çocuklar da eksikliğin kendilerinde olduğunu düşünüp içten içe üzülür. benim gibi öğretmenler de çocuklar üzülüyor diye kahrolur. önerdiği beatles şarkısı ve çocuklar için aşırı basit bulunan hareketleri kabul edilmediği için içinden idareye, velilere, devlete, millete madafaka’lı küfürler eder. ama içinden. dışından edemez. ederse o millet düşmanıdır. bayram bilinci yoktur.

tören günü gelir, en güzel giysileriyle çocuklar ve veliler toplanır. kimisi için çocuğunun o gün orada kendi bayramı olduğunu bilip, iyi hissetmesi bile yeterliyken maalesef çoğu bir gözüyle kendi çocuğunu izlerken, diğer gözüyle diğerleriyle uyumuna bakar. yüzündeki “ayy sıçtı bizimki ehehhe neyse bari” ifadesini çocuğunun görmediğini sanır. ama çocuk görür. bu kesin bilgi.  o çocuk her şeyi görür.


gün bittiğinde herkes bitmiş, pert durumdadır. çocukların bir çoğu, ne idüğü belirsiz bir ay olan nisan’ın bi açıp bi kapaması yüzünden, hareket ve heyecandan terler, üşütür, sonra da bir güzel hasta olur.  

bu durum o kadar bilinen ama söylenmeyen bir gerçektir ki ilkokullar 24 nisan günü de tatildir. çünkü çocuk, bayramını oyunla, dinlenmeyle değil bu “büyüklerin gönlünü hoş tutma” töreniyle heba etmiştir. ertesi gün okula gitmeye hali kalmamıştır. yaşasın 23 nisan!

fikir olarak çocukların bir bayramı olmasını ben de seviyorum. ama bu memlekette çocuklarla ilgili hiçbir konuda kutlayacak bir şey bulamıyorum. bu lanet durumu da mevcut iktidara falan bağlamıyorum. onların mervanlığını anlatacak söz bitmez ama yani bu ülkede işler sadece son on yıldır bok gibi gitmiyor. bunu bi’ hatırlasak güzel olacak. bu memleketin tarihinde son model tayyarelerden atılan bombalar çocukları öldürdü mesela. sonra aldık o bombaları atanların adını, hava alanlarına yazdık. saygıyla andık. ben anmadım.

eğer bir gün çocuğum olursa kendi çok ısrar etmeyeceği sürece 23 nisan törenlerine katılmasına izin vermek istemiyorum. törende giysin diye zorla aldıracakları koftiden kıyafete para vermek de istemiyorum. radyoda çıksa “aman çocuğumun gerizekalı bir müzik zevki olmasın” diyerek değiştireceğim tarzda bir müzikle dansetmesini de istemiyorum. beni pintilikle suçlamaması için o kostüme vereceğim parayla gidip yaşıtı ve ihtiyacı olan bir çocuğa bir kıyafet almayı teklif edeceğim mesela ben benimkine. "bayram günü beni eve tıktın” diye zalimlikle suçlamaması için de onu o gün elimden geldiği kadar eğlendireceğim. büyük ihtimalle bunu yapmadan önce okuldaki tören mesaimi atlatmam gerekecek ama beklesin o kadar. bayram diye teyakkuza geçecek halimiz de yok. abartmamayı öğrensin. bunun, gelişimine shakira’nın vakavaka’sından daha çok katkısı olacağını biliyorum.


ayrıca bayram dediğin 1 mayıs’tır. canı çok bayram çektiyse gideriz taksim’e. hiçbir işe yaramasa yürürüz falan, spor olur.
(solcuların yürüme merakı  )

hadi çav bella!

22 Nisan 2015

➳ kafamda bir tuhaflık

kocası mevlut'un, kızkardeşi samiha'da gönlü olduğunu düşünüp 
kendi kendine kurulan rayiha'nın iç monologu


üç ya da dört kere okudum bu kısmı. rayiha'nın tasvir ettiği desenleri getirmeye çalıştım gözümün önüne. her seferinde başka ağaçlar, başka gözler, desenler kurdum kafamda. sonra yüzyıllarca derdini kilime, nakışa dizen, halıya bezeyen kadınları düşündüm. içimde bi tuhaflık.. 

kitabı mutlaka okuyun der miyim bilmiyorum. ama orhan pamuk iyi bir yazar. onu düşündüm bir kez daha. sade dilini seviyorum. bir de insanın içindeki bu tuhaflık hallerini anlatmada çok başarılı olduğunu düşünüyorum. kitabın baş kahramanı aslında bir adam. ama kadın duygusunu, birinci ağızdan böyle hem gerçekçi hem de güzel anlatmasını takdir ettim. burada da en azından bu kısmının olmasını istedim. bu halıya, kilime dökülen kadın duygusunun çok hayranıyım. 

"ama hiçbiri dindiremedi öfkemi!" 



➳ fmo: 3 ve 4

➳ öncesi ve sonrası burada


3. en sevdiğim aksiyon fimi oyuncusu: jean reno
aslında buraya koskoca harflerle bir kadın ismi yazmak isterdim ama aklıma gelmedi. sonra ‘tamam bari bir erkek yazayım’ dedim.  uzun uzun düşündüm, o da gelmedi.  saat gece yarısını geçmek üzere. sonra fark ettim ki ben aksiyon filmi seven biri değilmişim. ite kaka jean reno’yu bulabildim bi tek aklımda kalan.  

wasabi, taxi, leon bunlar herhalde ekşın sayılır di mi? bakın macera filmi ne demek onu bile bilmiyormuşum ben. ki şimdi düşündüm galiba taxi’de oynamıyordu bu adam. ama yok ya mişın imposibıl da vardı sanırım? ay bitsin bu madde ne olur!

bu baştan savma cevap yüzünden bari dördüncü maddeyi de aradan çıkarayım.


4. en sevdiğim korku filmi: silence of the lambs – kuzuların sessizliği

abican’la birlikte izlemiştik televizyonda. kaç yaşında olduğumu hatırlamasam da epey küçüktüm onu biliyorum. filmin sonundaki o kör dövüş anlarında yaşadığım gerilimi unutmam mümkün değil. zaten insan eti yemek ne demektir, nasıl korkmayayım? yıllar geçtikçe adlarını öğrendiğim jodie foster ve antony hopkins’e, sonra defalarca izledikçe de filme olan hayranlığım katlanarak devam etti. hala bi’ ürkerim, tırsarım hatırladıklarımdan. 

film konusunda ne kadar vizyonsuz bir insan olduğuma dair delilleri bu blogdan izlemeye devam edebilirsiniz. şimdi gidip biraz utanayım kenarda. 

21 Nisan 2015

➳ fmo: 1 ve 2 / sinemacı sonik, yolun ışıkla dolsun, yoluna kuşlar konsun..

zihnin arka sokakları yine bir challenge hadisesi çıkardı başımıza. iyi de yaptı. hayatımda bu sıralar istikrarla süren bir şey yok. ama olmalı onu da biliyorum. evde bütün gün yat yuvarlan nereye kadar? 

yıllar önce depresyona girdiğim bir dönem haftalarca evden çıkmadığımı fark etmiştim. tam da bunun pek makbul bir durum olmadığını düşünüp tv karşısında zombi gibi pineklerken, güzel bir kitap serisinin 30 kuponla verileceği reklamını gördüm.  ‘her gün mahalle bakkalına gitmek için dışarı çıkmak bile bir şeydir’ deyip başladım kuponları biriktirmeye. kuponlar bitti. ama bir tanesi eksik kaldı. yine de aldım 29 kuponu, dağıtım noktası diye verdikleri adrese gittim. galatasaray’da bir dükkan.  içeri girdim, kağıt öbeklerinin içinde, onu oraya bunu buraya taşıyan bi’ abi.  utana sıkıla adama dedim “ama bir tanesi eksik”  ağız dolusu gülümseyip “senin canın sağolsun abicim” deyip verdi kitaplarımı. esnaftan  “abicim, ablacım”  sözünü duymayı zaten pek severim. suratımda salak bir gülümsemeyle kitapları çantama atıp peyote’de aldım yine soluğu.  istikrarla her gün dışarı çıkmayı ve sonunda o kitaplara sahip olmayı başarmıştım. kendi kendime kutladım bunu bir birayla peyote’de.  seviyorum bu hikayeyi.

bazen sevdiği şeyi yaparken bile istikrar yakalayamıyor insan. blog da öyle. yazmaya konu bulamadığım iki ayrı zamanda iyi geldi zihin’in challenge’ları. bu üçüncü de boynumun borcu kontenjanından. ki bilmiyorum nasıl olacak? yine geç kaldım. zaten pek iyi bir filmci değilim ki ben. ama çabalayacağım. hadi başlayayım.


1. en sevmediğim film: last days – son günler
festival döneminde, abican’la nasıl da hevesle bekledik bu filmi. onun yakın arkadaşı haziran da bilet almış, fuayede filmin başlamasını beklerken hep birlikte sabırsızlanıyorduk. ergenliğimiz kurt cobain’in derdini dert edinerek geçmişti ve bu film onun son günlerini anlatıyordu. kim bilir onun aklımıza bile gelmeyen ne bunalımlarına, ne hezeyanlarına şahit olacak, onu daha iyi anlayacaktık…
ve fekat film o kadar durağan, o kadar sıkıcıydı ki bi’ ara salak salak gülmeye başladık karanlıkta. sonunda haziran dayanamadı şapşal. bi' de epey yüksek sesle “haaaa ben anladım adam sıkıntıdan ölmüüüüş..” deyince biz ve etrafımızdaki 20 kişilik çaptaki herkes “huaaaahahahha” diye gülmeye başladı. topluca gülmeler insanda daha da önlenemez  bir gülme  dalgası yaratıyor. ne olduğunu anlamayan diğer seyirciler tarafından “cık cık cık”  diye sesler gelince kendimizi zor sakinleştirdik. hem gurur yapıp hem de kurt’ün hatrına yarıda çıkmadık.film bitti ama yemin ederim biz de bittik.


2. en son izlediğim film: imitation game – enigma
filmi beğendim ama tarafsız değilim galiba. yani filmden çok, bu hikayenin filminin çekilmiş olması, alan turing’e iade-i itibar anlamında iyi hislerim var. keşke ona zorla yaşattıkları  inziva sürecini de daha bi' derinden verselermiş, üç beş sahneyle geçiştirmeselermiş. cağnım şerlok ne de güzel oynamış. “kafası böyle deli deli çalışan insanları en iyi ben oynarım. ayrıca oynadığımı bile anlamazsınız” demiş resmen. lee ile filmin yarısını bir bilgisayardan diğer yarısını bir başkasından izlemek zorunda kalıp aralarda konuşmaya dalmasaydık büyük ihtimalle hiç anlayamacaktık .

yandaki afişi pek bi sevdim. bu minimal poster işini ilk kim akıl ettiyse onu da seviyorum. üzerine tıklayınca kocaman oluyor. böyle big size posterleri internete atıp beni posterci milletine mecbur etmeyenleri de seviyorum. bugün hava daha güzel olsa, artık hırka, gocuk falan giymek zorunda kalmasak daha kimleri kimleri severdim.  gelmeyen bahar yapmışlar yahu. ağaçlar, çiçekler bile bi' açıp bi' soluyor. onlarda bile "heağğ biz yanlış geldik galiba" havası. bu nasıl nisan?

zaten sevgili mayka’ma göre artık iki mevsim varmış. kıştan sonra hemen yaz gelecekmiş. o arada olan bize olacakmış. bunlar tam hastalık havalarıymış dikkat etmek lazımmış.

hadi öptüm bol miktar.



♀ ah simone.. ben sana hayranım bilemezsin..

  "Genellikle paralı olmayan, fakat parasızlık çekmeyen 
basit memurlar gibi davranıyor, 
azla yetinen tutkusuz insanlara benzemeye çalışıyorduk. 
Kırk yılın başında, o da aklımıza eserse, süslenip püsleniyor 
ve kapağı Champ-Elysees'deki bir sinemaya ya da bir dans salonuna atıyorduk. 
Coupolc'ta dans ederken milyarder Amerikalılar gibi davranıyorduk. 
Bu bir çeşit diklenmeydi bizim gözümüzde, 
"tatlı hayat" yaşayanlara özenmiyor, 
onları küçümsediğimizi böyle açığa vuruyorduk.

*Kadınlığımın Hikayesi / Simone De Beauvoir

jean-paul  & simone 


15 Nisan 2015

✌ bugün de dünya sanat günü imiş

peki sanat neymiş? "sanat insanın canı gönülden yaptığı şeymiş. mardinli çocuk öyle demiş. daha önce burada yazmıştım. 

o zaman pek bi canı gönülden yapıldığını bildiğim bir şeyle kutlayayım bu günü. 


iki gün raporlu yatıp, iyileşemeden okula gidince bunu bulmuştum masamda. bu ne? dedim yanıma gelip sarıldı ceycey. "sensiniz öğretmenim"  "şimdi siz hasta oldunuz ya, hani bunu görünce belki iyileşirsiniz diye düşündüm"

sanat benim için budur. ayrıca faydacı bir tarafı da var gördüğünüz gibi. iyileştiriyor. katılıyorum. ayrıca ceycey'im öyle dediyse öyledir! 

madem cücelerden bahsettim yine bu da yazıya şarkı olsun. fazla kudurdukları günlerde sakinleşsinler diye dinlettiğim şarkılardan biriydi. pek bi severlerdi. 

"hadi bakalım çilek oluyoruz şimdi
evet evet kapadık gözleri aynen"



14 Nisan 2015

✫ yine bir "peki ben n'aapıyorum" yazısı

bugün yazıya giriş falan yapmadan başlayıp, madde madde dökülesim var. 


✫ temizlik yapmam lazımdı, lavaboyu cifleyerek başlayayım dedim ama evde fırça yokmuş. neyse deyip geçtim. aradan saatler geçti. en son bi de şurayı çekeyim de süpüreyim bari derken şifonyerin altından bu yandakiler çıktı. kaçırıp kemirdiği yetmez gibi bi de ötelere itelemiş ayı. hem hırsız hem de sinsi. 
bir adet lavabo fırçası kafası, bir adet balkon gideri kapağı ve ne olduğu anlaşılamayan bir adet plastik bir şey. hepsi itinayla dişlenmiş, kemirilmiş. peki ya yanlarındaki? bir adet sağlam kemik! kemikte bulamayıp da laylonda bulduğu şey nedir hiç anlayabilmiş değilim. adam resmen çalmayı seviyor. 

✫ hadi bunun suçlusu belli. peki dünyanın en kolay kaybolan şeyi olan siyah tel tokaları kim yürütüyor? nereye gidiyorlar hiç anlamıyorum. iki numaraya da cımbızı yazayım ama o genelde bi yerden çıkıyor. bu dünyayı ele geçirebilecek bir güç varsa, paralel evrende birleşip bir gün bizi mahfedecek olan o tel tokalardır. 

✫ yıllar sonra çay içmeye çabalıyorum. on seneden sonra falan.


✫ imitation game izledim, alan turing'e çok içlendim. savaştan, siyasetten, homofobik devletten bir kez daha nefret ettim, benedict cumberbatch'e yine hayran kaldım. bu arada adamın ismini doğru yazabilmek için elbette google'a baktım. bu konuda yalnız olmadığımı, kendisinin bile öyle yaptığını düşünüyorum. o nasıl isim? sırf adını yazamadğımız için biz türkler için hep şerlok'sun sen. alış buna bebişim.

✫ abimin telefonla konuşmayı sevmemesi üzerine annemle on bininci münakaşamızı yaptık. annemle girilen bu tarz diyaloglardan sağ çıkmak pek mümkün değil. bir de abimle aramızda şöyle bir durum var. birbimizle saçma sapan şeylerden, anbilivibıl kavgalar edebiliriz ve hatta kısa süreli küsüşebiliriz ve fekat küs bile olsak, üçüncü bir kişiden gelen saldırılarda (bu annem bile olsa) birbirimize destek çıkarız. tabi ben yine anne-abi çekişmesinde abiden taraf olduğum için annem bana da fena bilendi bu kez. sonra zaten "ben bir anneyim sonuçta, merak ediyorum. oh, sen de açma telefonunu o da açmasın, öleyim siz de kurtulun bari ben de" diyerek yüzüme kapattı. bu artık bizim aile geleneğimiz.

✫ saçmasapan torrent sitelerine bulaşıp ağzımın payını aldım. istartsurf diye bi eklenti yapıştı chrome'a, gitmek bilmedi. durduk yere reklam sekmeleri açmalar, tam yazarken çat diye kapanmalar falan.. yaklaşık üç saat kadar var gücümle savaştım. tam "bir de şunu deneyeyim olmazsa bilgisayarı atarım camdan" derken malware diye bi virüs programı bulup kurdum. güya avast var, bunca zamandır koynumda yılan beslemişim. iyilerin dostu kötülerin düşmanı malware iki senelik virüsleri bulup sildi sistemden. tabi o lanet istart bokunu da. dünya varmış. 

✫ bir kaç sene önce yaşadığım yerin milyoncusunda, avuç içi büyüklünde ve 10 kat büyüten bi ayna görmüştüm. o gün almadığıma çok pişman oldum sonra. bu kış cero'm istanbul'a gelmeden bir şey istiyor muyum diye sordu. hemen atladım o aynadan al diye. gitmiş ama bulamamış yine de sağolsun 10 değilde herhalde 2-3 kat büyüteninden almış. gerçek bir ruh hastası gibi bazen o alamadığım aynayı düşünüp düşünüp üzülüyorum. geçen gece tam uykuya dalmak üzereyken yine geldi aklıma. bundan dolayı hâla içleniyor olmam epey saçma değil mi yahu. hiç yapmazdım ben böyle şeyler. saplantı gibi resmen, bırakmıyor peşimi. 

✫ orhan pamuk'un son kitabını bulup okumak istiyordum. cero "bende var keşke getirseydim sana ama yazın bizde kalınca okursun" deyince çok sevinmiştim. acelesi de yoktu zaten. ama geçen gün kucağıma pdf olarak düşünce yazı beklemeye dayanamayıp başladım. güzel gibi bir hali var. bitirince belki yazarım. 


✫ istanbul'da lucky strike tütün bulamayınca mecbur kalıp golden virginia almıştım. o da fena değilmiş. daha önce içip beğenmemiştim. meğer iki çeşidi varmış o sert olanmış. düz yeşil pakettekini içmesi kolay, diğeri gibi insanın boğazını kanırtmıyo. george karelias da öyleymiş. ama o fazla hafif geldi bana. alttaki rocks'u adına tav olup aldım, almaz olaydım. lanet girsin o nasıl bir şey! hem acı hem sert. bööğk. 

tabi sigara, tütün kötü şeyler bunlar ama sigara daha bi bet. artık içemiyorum zaten. ağır bir naylon tadı geliyor ağzıma sigaradan. keşke tütün de içmesem ama azaltmaya çabalıyorum. belki böyle böyle kurtulurum kendisinden. zamanında, sigara kadar elimin altında olmaz, sarana kadar zaman geçer azaltırım diye başlamıştım. dmrt sene geçmiş. hem artık öyle bir şey de yok. bu kış peyote'de otururken pele'nin arkadaşlarından biri "oha abi kıza bak, ben sigarayı cebimden çıkarana kadar sardı" deyince epey bi güldük. bi keresinde de abime dert yanıyodum "yhaa çok bırakmak istiyorum aslında, acaba o tütün bantlarından mı alsam" diye.  beni ciddiye bile almayıp " yaw he he, sen o bandı anca ağzına yapıştırısan bırakırsın" diyerek dalga geçti. ama ben tabi yine güldüm hayvan gibi.  allah beni ıslah etsin. 
bu da yazının şarkısı olsun. 




 ayrıca 10 mayıs'ta parkfest varmış, princess chelsea de geliyormuş. the do da güzel grup, lee sağolsun, sayesinde ben de yeni yeni dinliyorum. ve ah keşke abican da gelse gitsek birlikte diyorum etkinliği gördüğümden beri. küçükçiftlik park bizim için pek bi önemli yerdir. onu da başka bi zaman yazarım.

hadi öptüm bol miktar. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...