25 Şubat 2016

✉ 17 yaşındaydım

mart ayı olduğunu, bolca kar yağdığını, en üst kattaki odamın balkonundan bakınca bütün çatıların bembeyaz göründüğünü çok net hatırlıyorum. 

kuzenim bi' telif hakları ajansında çalışıyordu. iş yaptıkları yayınevlerinden biri kuzenim işlemleri hızlandırdığı için hediye olarak üç set sabahattin ali yollamış. o da bir seti abimle bana hediye etmişti. evde okuyacak kitabım yoktu. hakkında pek bir şey bilmediğim şu adamı bir okuyayım diye düşünüp ve 'sevmezsem sadece öyküleri okur bırakırım' gibi küçük hesaplar yapıp başladım okumaya.

bırakamadım. bütün o mart ayı boyunca, evden neredeyse hiç çıkmadan sadece onu okudum.

değirmen'le başladım. 'oha ne yaptın sen?' dedim, sarıldıkça sarıldım sayfalarına.  hanende melek'le uyuyup sulfata'yla uyandım. raif bey'e içlendim, taraf oldum maria puder'e bozuk attım. ömer'e sinirlenip macide'ye içimden akıllar verdim. en sona şiir kitabı kalmıştı. 'ah be o da mı senin şiirindi?' diye diye şiirleri de içtim. hayatımda ilk kez bir şiir kitabı bitirdim ve bittiğinde çok üzüldüm. 

keşke bu kadar erken ölmeseymiş dedim içimden. sonra "bari bu şekilde ölmeseymiş" dedim. aklıma geldikçe içimi acıttı umuda sanırken ölüme gidişi. kim bilir neler yaşadı kimse bilmezken. 




keşke kaçıp kurtulabilseydi, kurtulabilseydi ne kadar da şahane yazardı bunun hikayesini. öyle eminim ki. 

17 yaşımın üzerine bir 17 sene yaşadım. "en sevdiğin yazar kim?" dediklerinde hiçbir zaman cevap veremedim ama cevabı düşünürken gözümün önünden geçen film şeridinde, yuvarlak gözlükleri ve elinde piposuyla sabahattin ali bana gülümsüyordu hep. 

sevgili sabahattin ali. doğum günün kutlu olsun.

beni o güzel sözcüklerinle, cezaevi hücrende ağırladığın sayfalar için teşekkür ederim. hiçbir zaman gidemeyeceğim uzak köylere götürüp oradaki insanların acısına ortak ettiğin; hasan'la, muazzez'le, raif bey'le tanıştırıp "bak küçük kız, aşkın da binbir türlü hali var." deyip aşkı öğrettiğin için teşekkür ederim.

iyi ki doğmuşsun. 


 




5 Şubat 2016

➳ her şey hakkında bilgim yok ama bi' fikrim var hastalığı

mesela geçen gün lee ile büyük sanatçılardan falan konuşurken davut heykeline olan hayranlığından bahsetti. yıllar önce kendisinden sanat tarihi dersi aldığım, notu kıt kendi hit, huysuz ve tatlı kadın zehra şonya hocam da davut'a çok hayran olduğunu söylemişti. gitmiş yerinde görmüş, ağzı açık kalmış. hatta "çocuklar heykelde o kadar yüksek bir estetik algı var ki tuhaf bir çaresizlik hissi ile doldum." falan demişti. anlayamamıştım. lee öyle hayran hayran anlatırken yine anlayamadım. 

elbette aşırı başarılı anatomik kıvrımlar falan. hatta benim hiç duymadığım sözcüklerle nitelenmesi muhtemel o insan üstü el becerisi.. sanat tarihinin gözbebeği, rönesans'ın jon bon jovi'si davut yani bu! nasıl kötü diyebilirim?

ama o tarif bile edemedikleri his?

o yok işte bende. 
sanat tarihi ile gerçekten ilgilenen bi insanım. gözümün gördüğü her resmi, heykeli bi' keserim şöyle uzun uzun. derdini anlamaya çalışırım. konusu neymiş derim, sembolik şeyleri bulup çözmeye çalışırım kendimce. 

ama davut'a hayran olamıyorum. tıpkı mona lisa'ya yükledikleri o duygu şelalelerini, mona'nın gözlerinde kaybolup gülümsemesine can vermelerini falan anlayamamam gibi bu da beni aşıyor. 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...