28 Nisan 2016

★ smo: 16 / 17

dünden beri hasta hissediyorum. evin içinde öyle anlamsız anlamsız dolandığımı sanıyordum. demin düşündüm, o anlamsız ve hasta gezinmeler esnasında iki tencere yemek yapıp, iki makine çamaşır yıkayıp katlamışım. araya da 190 soruluk bi' deneme sınavı sıkıştırmışım. en son hatırladığım sınavın cevaplarını kontrol etmeye halimin kalmadığı. kimseden yüz bulamayınca da dolapta bulduğum tylolhot'a sığındım. uyurum geçer dedim ama hâlâ bok gibi hissediyorum. 
yine de ne yapıyorum ki sanki ben? 

çelınc yapayım en iyisi. 

el yazısı demiş. kağıt kalem bulmaya mecalim yoktu bunu çektim. yemek yaparken falan ezberlemek için mutfak dolaplarına astığım bir sayfa bu. etrafında başka sayfalar da var. 



öğretmenlik yapabilmek için sadece çocukları sevmenin yeterli olduğunu sanıyorsunuz ya, çok bozuluyorum. ayrıca sınıf öğretmeni olmak için fizik, kimya ve biyoloji başta olmak üzere daha bin tane saçma sapan dersten sorumluyum o lanet sınavda. bunu bilmemenize de bozuluyorum. 

sözelciyken gittim sınıf öğretmeni olucam diye tutturdum. sınıf öğretmenliği eşit ağırlık. kendi alanımda neredeyse tamamını yaptığım 30 soru hesaplanmadı yani. yine de edebiyat sayesinde tutturdum puanı bir şekilde de okula girdim. ilk seneden "hoşgeldin cnm! süpriiiz, burada da zor matematik var!" dediler, pelin sağ olsun ite kaka bir şekilde girdim o vizelere finallere, onu da hallettim. yetti mi yetmedi? sonra fizik dediler, kimya, biyoloji dediler. canıma okudular. 

fizik sınavının sonuçlarını beklerken hocayla öpüşmeli rüyalar bile gördüm. artık bilinçaltım yollu mudur nedir, bana "ya tamam dur, geçemezsen gider son çare hocayı ayartırsın" mı demek istedi, ne dedi bilmiyorum. neyse ki gerek kalmadı, namusumla bitirdim okulu. defalarca honour belgesi aldım, diplomamda "şeref derecesiyle mezun olmuştur" yazıyor. ortalamamı düşüren o fizik, kimya, matematiklere rağmen hem de. 

ama en çok canımı sıkan bu değil. hani o aylarca geçeyim diye ter döktüğüm dersler var ya onlar şimdi kpss boku yüzünden yine karşıma çıktı. meslek hayatım boyunca öğretmem gerekmeyen ve gerekmeyecek dersler bunlar. zaten dört yıla düşürdüler ilkokulu. ne yapayım o transkriptteki, sınav sonucundaki fizik puanını ben? kıçıma mı sokayım yani n'apayım gerçekten? 

dese ki bana, 'hadi seni bunlarla sınadık mezun ettik ama bakalım olmuş musun? hadi eğitimle ilgili bir proje geliştir, kuram incele, alanında bir şey başar sonra alalım seni kadroya' dese. ya da 'koskoca devletiz ulan biz, nasıl iyileştiremiyoruz özel okuldaki öğretmenlerin şartlarını' dese, orada insani çalışma standartları belirlese mesela. manyak mıyım ben ki sınavdan çıkar çıkmaz unutacağım o fizikle, kimyayla uğraşayım? bunlara ayırdığım zamanda gider hiçbir şey yapamıyorsam yerel projeler falan yaparım. belki mikro ölçekte olur ama o mikronun içinde en azından tek bir çocuğa faydam olsa bile neler neler olur? ama sistem "yok, kararlıyız sana zamanını boşa harcatacağız" diyor. sistem "düşünme evladım, sorgulama, bunu düşüneceğine kalk iki soru daha çöz" diyor. sisteminize köpekler sıçsın. 

ayh diğer soruya geçeyim ben yoksa sinirden alev alcam oturduğum yerde.

çelınc bana burcumu soruyor. bi' bu eksikti. 

burç meselesi hakkında pek bir şey bilmiyorum. burcum başak, ona da inanayım mı inanmayayım mı bir karar verebilmiş değilim. facebook'ta falan en çok güldüğüm burcunun özelliklerini paylaşan insanlar. ama goygoyuna gülmek değil, ezikleyerek gülmek. bi' insanın burcunun özellikleri ile övünmesini aşırı acınası buluyorum. "saçmalama yhaa bi git"  yazasım geliyor o capslerin altına ama yazmıyorum. yani henüz. 

kahve falı denen şeyi de aşırı saçma buluyorum. 


aslında gelmişken 18. soruyu da yazacaktım ama onun cevabıyla da kavga etmemek için vazgeçtim. onun cevabını seviyorum çünkü, durduk yere aramız bozulsun istemiyorum.

siyuleyta. 

26 Nisan 2016

★ smo: 13 / 14 / 15

koştur koştur çelınca yetişmeye geldim. 

saçaklının tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

★ sevdiğim şiir ya da alıntı?

favori şiirim çok. bazı şarkı sözleri de çok şiir çünkü. mesela aysel gürel bazen öyle şeyler yazmış ki "e bunun neresi şiir?" diyenle aram bozulur. tam olarak şurası şiir çünkü:

hapishane şiirlerinden de etkileniyorum. ahmed arif'in yazıp sonra da içli içli okuduğu şu şiir var:


her dinlediğimde sanki her gece duvara çentikleri birlikte atmışız, havalandırmada voltaya birlikte çıkmışız gibi geliyor. 

bir de alttakini çok beğeniyorum. 

"bazı şeyleri şairlerden daha güzel kimse anlatamaz' diyor bana bu duvar. hakkını yemeyeyim renkler de çok güzel. 

şiir, resim, müzik falan bunlar olmasa bokun içinde dönüp duruyoruz aslında biz. 

★ özel bir yeteneğim var mı? 

var. çok iyi arkadaş seçerim. 

kendi kendime nazar değdirmeyeyim şimdi ama "arkadaşım" dediğim hiçbir insandan bir kötülük görmüşlüğüm yok şu hayatta. bir zamanlar çok yakın olup şimdi nerede olduğunu bile bilmediğim insanlar da oldu ama işin içinde bir kazık atma, bir adilik, kenafirlik falan yok. hayat öyle gerektirmiştir, büyümüşüzdür, değişmişizdir, ortak zevk ve kederlerden uzaklaşmışızdır vesaire. bu konuda iyi olmak beni çok sevindiriyor. otuz dört yaşıma geldim, hayatıma renk katan bu iyi kızlar ve iyi oğlanlar olmasa bir brokoliden farksız olurdu şu otuz dört sene. 

arkadaşları da "çok arkadaşım ama az dostum var" falan diye saçma kategorilere ayıran bir insan değilim. dost ne bilmiyorum. bence arkadaş sözcüğü yeterince karşılıyor anlamını. arkamı kolluyor işte. yaslanıyorum, güveniyorum. o arada gülüp eğleniyorum da. eksikliklerini görmeyeyim hiç. 

bunun dışında evrenin bana bir hediyesi olarak 'kimden ne zarar görürüm?'ü  o kişiyle tanıştığım ilk birkaç dakika içinde anlıyorum. he hiç mi ağzıma sıçan insan olmadı? elbette oldu ama onlar hep ya iş çevresinden ya da koynumda yılan beslemişim kontenjanından kuzenler falan oldu. yani bir şekilde mecburen, seçmediğim halde bir arada durduğum tiplerdi. ki onlardan da beklemiyor değildim. yeminlen hep "bundan bir şey gelecek başıma" dediğim tiplerden gördüm kenafirliği. yani işte böyle. 

★ en sevdiğim mevsim?
uzun yıllar yaz idi artık değil. çünkü gerçekten küresel küresel böyle her bir yerimizden mi ısındık yoksa ben mi menopozlu teyzeler gibi o kadar sıcağa artık gelemiyorum bilmiyorum ama yazın o nefes alamama, sıcaktan kolunu bile kaldıramama hallerini çekemiyorum artık. yaz bana annemin deyimiyle tam olarak şöyle hissettiriyor "ayhh bi cam açın 'afacanlar' basıyo!" ahahahahah 

bahar seviyorum, böyle çiçekli miçekli, hafif yağmurlu, esintili bahar günlerini daha çok.  

for example:


içinde arkadaş, bir miktar çiçek, kahve ve bol miktar eşek olan bahardan daha güzel ne olabilir? 

öptüm. 







23 Nisan 2016

★ smo: 12 yallah şoför yallah ne bekliiiisen

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

★ ilk arabanız neydi? şu an ne kullanıyorsunuz?

ilk arabam diye bir şeyim olmadığı gibi son arabam da yok. araba diye bindiğimi hatırladığım ilk şey var sadece. o da bu arkadaş. 



ben çocukken evimiz nişantaşı'ndaydı. babamla ikimiz gezip tozmayı seven tipler olduğumuzdan âbimi okula, annemi de işe yollayıp gizlice anlaşır, babamın işlerini bitirişiyle de kendimizi sokaklara atardık. 

şimdi harbiye'de uğur mumcu anıtının olduğu yerde eskiden bu dolmuşların durağı vardı. oradan ilk gelene atlar çoğu zaman taksim'e ya da eminönü tarafına giderdik. 

gezintinin bu dolmuş kısmını çok severdim. bunların içi daha önce gördüğüm hiçbir arabaya benzemiyordu ki zaten sonrasında da görmüş değilim. baya baya böyle iki oda bir salon, en önde şoför ve yanında iki kişi, arkada da üçer kişilik iki sıra daha. otomobil gibi ama değil gibi. radyoda da en çok ibrahim tatlıses çalıyor. "yallah şoför" billboard listelerine birinci sıradan girmiş. ay seksenler diyorum anlamıyorsunuz. sonra zaten kaldırdılar güzelim şüşko şavroleleri. 

bu dolmuşlara binme lüksünü tadabilmiş son kuşaktanım ya ben, çok seviniyorum.


üstteki mesela karaköy-aksaray yapıyormuş, bizim gezi güzergahlarından. ve tam olarak şuna binmiş olma ihtimalim olduğunu düşünmek bile çok güzel aslında.

araba diye bildiğim şey ilerleyen yıllarda da çok değişmedi. nişantaşı'ndan sonra şişli'ye taşındık, hep toplu taşıma araçlarına bindim. önce ergenliğim sonra da bütün gençliğim şişli-taksim arasında ve ikarus markalı otobüslerde geçti. saçma sapan bir kalabalık olmadığı sürece de toplu taşımayı hâlâ seviyorum. bence şehirde sosyalleşmenin başka bir türlüsü bu dolmuşlar, otobüsler. yollarda, normalde hayatıma hiç girmeyecek insanlarla yan yana yol tepiyorum. garip bir duygusu var onun. bir de zaten öyle bir istanbul trafiği gerçeği var ki arkadaş n'olur bir kişi daha araba alıp çıkmasın yollara. en azından ben almayayım. zaten ehliyetim de yok. bir kaç kere ova gibi bir yerde denedim gayet de başardım aslında, böyle dönmeli mönmeli epey bir hareketler yaptırdım arabaya ama benim sorunum sürmek değil, hayvanlar bir de çocuklar ayrıca yokuşlar. 

100 metre ötedeki kedi sandığım poşedi ezmemek için tırın altına falan girebilirim mesela ben ya da ta nerede çocuk gördüm diye aniden durup arkamdan zincirleme gelişecek bir kazaya sebep olabilirim. bir de ecel korkusundan beter yokuşlar var. allahım o yokuşlar! sanki hep geri geri kayıverecekmişim gibi geliyor. bir diğer en büyük korkum bir yokuşu çıkacakken karşıdan inen kamyon, tır falan gibi bir şeyle burun buruna gelmek. fantastik dünyamda o tırın frenleri patlıyor üzerime üzerime geliyor, pata küte sürükleniyoruz ayyyyhhh düşünmesi bile gerdi bak, saçma sapan korkuyorum. ehliyet falan vermesinler bana. 

yine de taksim dolmuşlarına olan çocuk hayranlığımdan kalma bir aşkla olsa gerek eski amerikan arabalarını çok beğeniyorum. ama o tombikleri değil. benim gözümü alan böyle uzun ince, agresif tipte olanlar. şu alttakine sahip olsam ertesi gün gidip ehliyet alabilirim mesela. 



çok aşırı güzel değil mi gerçekten! bununla mesela ıssız otobanlara atabilirim kendimi. öyle düşününce güzel geliyor. fonda da chris de burgh, the traveller çalsın. öyle hayal ediyorum. 

bir de şu alttakinin tarzında mini minnakları çok beğeniyorum. özellikle yakın mesafelerde falan, bununla zaten istesem de hızlı gidemez, çocuktu kediydi hiçbirine zarar vermeden fıtı fıtı sürebilirmişim gibi geliyor. 



şu sondakine isim bile koydum. bir gün yollarımız kesişirse kendisine her sabah "merhaba dudu" diyeceğim. o da bana aynı içtenlikle "vırrnnn vırnnn" diyecek. planım bu yönde. 

öptüm. 

22 Nisan 2016

➳ içli bir keman gibi..

iki gündür üzerimde öyle bir yorgunluk, bir ayhh canım hiçbir şey yapmak istemiyorculuk var ki atamadım bir türlü. 10. ve 11. sorular azcık yalan oldu. 12'ye kadar kafayı toparlamış olurum diye umuyorum.

bir de dün, akşam kahvesi içerken lee "en çok hangi atilla özdemiroğlu şarkısını seviyorsun?" dedi. gitmeden bunu da bırakayım. epey bir aşk acıma fon müziği olmuştur.  


 

 sevdaaaa unut onu dinsin gönlünde fırtına.. 



20 Nisan 2016

★ smo: 9 artistik patinaj dünyasının sırlarını ifşa ediyorum

saçaklının tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

★ hangi alanda iyi olmak isterdiniz?

tam olarak şu alanda! önce bi açın izleyin n'olur!

marina anissina & gwendal peizerat


o kadar çok isterdim ki buzda böyle kaymayı, dans edebilmeyi. 


buz pateni şampiyonaları başladığı dönemler âbimle televizyonun başından kalkmazdık biz. her turda mutlaka favorilerimiz ve birinci olsa bile gözümüze girmeyi başaramamışlar olurdu. çiftler, tekler; saltolar, lutzlar, flipler.. ay ay daha ne şahaneler..

sizinle paylaştığım bu güzel kız ve yakışıklı oğlan buz dansının gelmiş geçmiş en iyi, en rakınrol ve en tatlış çifti! dansları kadar hikayesi de çok etkileyici ikisinin. bakın anlatayım hemen. (evet gıybet taym başlıyor, toplaşın!) 

şimdi bu güzel, kırmızı kafalı marina kızımız aslında rus ve önceleri kendi gibi buz dansçısı manitası illa averbukh ile rusya adına katılıyor yarışmalara. hem de yıllar yılı yani öyle bir iki senelik bir şey de değil. 

gel zaman git zaman koca götlü illia, marina'yı  yine buz dansçısı bi abla olan irina lobacheva'yla boynuzluyor. kalbi kırık marinacığım hem şampiyonlara giden yoldaki partnerinden hem de manitasından oluyor mu bir anda? örselenmiş kalbini rusyalara sığdıramıyor tabi. "allah belanı versin ilya!" diyor, "ne yapsam da kaçsam şu memleketten?" diyor. 

kader bu ya, tam o dönem yakışıklı fransız gwendal da kendine sağlam bir partner arıyor. neyse ki bir şekilde kesişiyor yolları ve marina hoop fransa'ya transfer. ama sevgili falan değil çok iyi arkadaş oluyorlar. (bunu dansları izlerseniz gerçekten hissedeceksiniz)

tabi başlıyorlar şampiyona hazırlıklarına, iyi hocalar, iyi koreografiler, sıkı çalışma, ilginç figürler derken marina ve gwendal buz dansı kategorisinde fransa'ya ilk altın madalyayı getiriyorlar. altın! 



peki illia'nın evindeki en büyük madalya hangisi? 

gümüş! 

hahhhhayytttt! çok bile valla, şükretsin boyu devrilesice!


peki neden en iyi çift diyorum ben bunlara, sadece hikayeden mi? vallahi değil. hemen anlatayım. şu yanda gördüğünüz figürle, buz dansı meraklısı değilseniz daha önce karşılaştığınızı sanmıyorum mesela. 

çünkü buz üstünde hep oğlanlar kızları alır hoppadadank havalara atar, koşar tutar sonra kucaklar falan. ama marina ve gwendal "olur mu olur yaa, hadi bismillah, el ver hızır!" diyerek bir ilke imza atıyorlar ve her koreografilerinde marina'nın gwendal'ı ya sırtladığı, ya kucakladığı, taşıdığı bir figür mutlaka oluyor. ve daha da güzeli her birinde yeni bir figür ekliyorlar. yani hep aynı şeyi yapmayacak kadar da cesur ve vizyon dolular. 

ah canlarım benim. bakmalara doyamadıklarım. 


ayhh bir şeye de tek cümle cevap vereyim, bir soruya da destanlar yazmayayım, cool bir insan olayım diyorum ama yine beceremedim.

suzaaaaaannaaa i'm crazy lovin' youuuuu huhuhuuhvv


19 Nisan 2016

★ smo:8 gülümsetiyor mu ağlatıyor mu belli olmayanlar

saçaklının tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

★ beni gülümseten bir şey?


her türlü komikliğe can veren bi' insanım ben. hayatım "ne olsa da gülsem?" üzerine kurulu. belki inanılır gibi değil ama öyle. aşırı sinirli bi' ânımda mesela, ortamda gerçekten komik bir şey olduysa, ciddi ciddi sinkaflı başlayan cümlem kahkahalarla bitebiliyor. sonradan böyle olmuş falan da değilim. oldu bitti, kafam hep nerede bir komiklik var onu bulup çıkarıyor. bir de sadece benim gülüyor olmam da yetmez. benimle zaman geçiren herkes gülen insan olmalı! saçma mı bilmiyorum ama bana da normal gelen bu. suratı her daim asık insanlar beni darlıyor. yanlarındayken fenalık geçiriyorum, kafamdan aşağı kolonyalar dökesim geliyor. öyleyim işte.

ama soru güldüren dememiş gülümseten demiş. gülümsemek daha bi' içli olanı sanki. ben öyle anlıyorum. 

iki üç gün önce burada ilüstrasyon sunumu yaparken farkettim ki bilgisayarın içi birbirine girmiş. her yer her yerde. dedim biraz toparlayayım, gereksiz dosyaları sileyim falan. sonra kendimi şu alttakilere bakıp gülümserken yakaladım. 





bu resimler benim eski sınıfımdan. bana öğretmenliği işte bu sınıftaki çocuklar öğrettiler. yoksa eğitim fakültesiymiş, dersler, ödevler, projelermiş falan hepsi yalan. 


 


hepsi onların el emeği aslında. ben photoshop'ta siyah beyaz hazırlayıp bastırdım. sonra verdim onlar boyadı. hem de öyle görev gibi değil. "öğretmenim, burası biraz boş kaldı, bir şey yapın da biz de boyayalım. sınıf renkli olunca daha güzel oluyor!" 



üstteki fotoğrafta sınıfımın camlarını görüyorsunuz. bir gün baktım hiçbirinin canı ders yapmak falan istemiyor. hiçbirinin ama. düşündüm hava boğuk, kapalı, sinir bozucu. büyükler bile depresyona girmiyor mu böyle havada? e zaten sekizinci ders olmuş artık çocuklar bitkin, yorgun. haklılar. sonra dolabı karıştırdım. mavi karton varmış epey. dağıttım kartonları hadi dedim yağmur damlası kesiyoruz. oleeyy diye sevindiler. başladık yağmur damlaları kesmeye. sınıfta akıllı tahtam vardı. oradan da açtım  yağmurun elleri'ni. hem kestik, hem dinledik, hem dinlendik. o ara yağmur yağmaya başladı. ben elbette bekliyordum ama çocuklara mucize gibi geldi o yağmur. 

şarkıyı dersin sonuna dek kaç kere dinledik bilmiyorum. çok güzelmiş hep çalsınmış, daha damlalar bitmemişmiş. 

hiç unutmuyorum o günü ben. 

alttaki de başka bir günden. en sevdikleri deneyden sonra. şişelerde sirke ve karbonat var. tepkime olayları vesaire. bilim yani. ama bilim deyince umurlarında olmuyor bunların. gaza gelsinler diye "bilemem artık ben yolu gösteriyorum, gerisini siz çözün. böyle bunun kocamanından nasıl yaparız bi' düşünün de sıkılınca okuldan kaçmak için balon icat edelim." dedim hepsi gaza geldi. allaım ne fikirler ne fikirler.. balon değil çocuklar gazla çalışıyormuş meğer, bunu fakültede öğretmediler işte, çocuklardan öğrendim. 



alttaki fotoğraf da arka panomuzdan. 

çocuklar daha birinci sınıftayken onlara ilüstrasyon ne demek, resim ne, karikatür ne hepsini anlatmıştım ben. yaşlarına uygun olanları da böyle derse ara verdiğim anlarda falan gösteriyordum. bu yandaki dünyalı barışlı kalpli olanı görür görmez çok beğendiler, panoda da da olsun dediler. tamam dedim. haklılarmış, çok yakıştı sınıfımıza. 

pembe karton da öğrendikleri yeni ve güzel kelimeleri kullanmayı unutmasınlar diye yaptığım bir şeyin kenarı. sonra o bulutların içine 'yâren, serenat, iyimser' ve şimdi hatırlayamadığım başka sözcükler ekledik. 


gideyim de biraz yağmurun elleri dinleyeyim ben. çok özlüyorum onları. 





18 Nisan 2016

★ smo:6 / 7 evimin ayısı göynümün yarısı, pijamam ve gabo'lu yüzüncü yazı

saçaklının tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

★ evcil hayvan olarak ne beslemek isterdim?

hâli hazırda zaten elli kiloluk bir ayı hayvanıyla yaşıyoruz. bakın evimin ayısı ile muhtelif haller.




sanmayın ki küçük suratlı yahut minyon bir insanım. değilim. çayır çimendeki adam cool kocam lee. sanmayın ki ufak tefek bir adam. bilakis kendisi boşnak atalarından aldığı anlamsız uzunluk genlerine sahip bir kişi. (ehehehhe merhaba minaaa :D) ve sanmayınız ki koltuk küçük. değil!
ayımız büyük, çok büyük. 

sadece büyük değil aynı zamanda meraklı ve de tembel. bakınız mahalleden ses gelince cama koşan ismail abilik ve banyo sonrası "bırakın beni çok uykum var"cılık. 



lâkin  ayı mayı ama kalbi bir bebek, bebecik. ömrüm kedi, köpek bakmakla geçti. ve yemin ediyorum bu kadar bebek ruhlusunu, böyle kırılganını, "annöcöğömm noolur kay da börlöktö uyuyalum"cısını görmedim. cağnım benim. 



misal üstteki, yumoş kalpli ayımın en hassas anlarından biri. çünkü evden çıkıyorum. çok üzgün. 

tabi her büyük köpek gibi götüyle dağları devirmiyor mu deviriyor. sıradan bir heyecan anında evdeki bütün eşyaların yerini değiştirebiliyor mesela. kaç kere kuyruğuyla uçurduğu bardağı, çanağı  falan havada kaptık. allahtan karı koca refleksleri sağlam tipleriz de minimum hasarla çözüyoruz işi. 

saldırganlık, ısırma huyu falan yok ama her köpek gibi bu da bir şeyler kemirmeyi seviyor tabi. yine de bileğinin hakkıyla çaldığı şeyler sanırım daha tatlı geliyor ayıya. bu fotoğrafı geçen gün çektim mesela. 


evden çıkarken biz yokken sıkılmasın, dişlesin diye bu kemiklerden veriyoruz. ama her seferinde gidip ayakkabalığa sığmayan kutulardan bulduğu ilk ayakkabıyı çekip çiğniyor. ben de taktik geliştirdim. bu çakma converseler benim  eski bakkal ayakkabılarımdı. birine veririm diye ayırmıştım kenara. bir gün baktım almış, giyilemez hâle getirmiş tekini. kızdım falan 'hıııı yapma sakın bir daha!' diye böyle conversleri burnuna burnuna sallayıp. sonra da ayakabıyı kaldırır gibi yapıp göreceği şekilde aynı yere koydum. o arada söyleniyorum o tarafı gösterip "bak bir daha alırsan döverim seni hııııı" falan. gerçek bir broadway performansı sergiledim orada. yedi mi peki? vallahi yedi. o günden beri sadece bunları alıyor. çünkü ayımın kafası tam olarak şu şekilde çalışıyor. 

- beni evde yalnız bıraktınız ha! 
- demek öyle! 
- şimdi en sevmediğiniz şeyi yapayım da görün gününüzü! 
- neredeydi o yeşil şey!

son iki üç aydır evden çıkıp her döndüğümde gördüğüm manzara işte o yukarıdaki foto. her seferinde 5 santim daha kemirilmiş. böyle böyle tükenecek tabi ayakkabı ama neyse ki diğer teki var. bu seneyi böyle tek çiftle atlatsak ona bile razıyım. 

ayhhh amma anlattım yine. görmemişin çocuğu olmuş.. 

beslemek istediğim hayvan olarak ilk aklıma gelen tam olarak şu arkadaş. 



kendisi kıbrıslı. fotoğrafı üç dört sene önce orada yaşarken "annemler geldi, bir de karpaz görsünler"  diye çıktığımız ufak çaplı bir gezide çektim. yoksa böyle dağ bayır gezme işleri bana göre değil. neyse, bu eşekler orada koruma altında. bir nevi hindistanın inekleri durumu. burası karpaz, bu tür eşekler dünyada sadece orada varmış. hatta üniversitedeki biyoloji hocam literatüre "karpaz eşeği" diye özel olarak geçmeleri için epey uğraş veriyordu. ben de bu arkadaşı nüfusuma geçirmek istiyorum. 

fotoğrafı arabanın içinden çektim bu arada, yanına gidip rahatsız etmedim yani yanlış anlaşılmasın. çok da kızarım öyle şeylere. ama bunlar çok sırnaşık tipler. kendileri böyle gönüllü yol kenarlarında takılıyorlar. yavruydu bi' de bu. sevelim diye geldikçe geldi üzerimize. ama annem hayvanlardan çok korkar.  hayvan bize bir metre kala annem çığlığı basınca kaçtık. çok istemiştim alıp eve götürmeyi oysa ki ben. yuh tabi yok daha neler de yahu en azından bir okşasaydım. tırsak anam yüzünden çok içimde kaldı. 


ay yine destan yazdım. diğer soruya geçeyim. 

★ yatarken ne giyerim? 

bu soruya evliliğimi tehlikeye sokmamak adına cevap vermek istemiyorum. 

ahahaha şaka be şaka. normal penyeli bir şeyler bulup giyiyorum işte. ama tabi her şeyi değil. yatakta eşofman giymem mesela, cepli bir şey giymem, kopçası olan herhangi bir şeyle(!) uyuyamam, sıkı sıkı taytlar giyemem. öyle yok satendi, dantelliydi öyle şeylerle de uyuyamam. ne yazın ne kışın pamuklu penyeden başka bir şeyle uyuyamam. aslında favorim bi' don bi'  tişört işte be ya. niye uzattıysam?



son olarak; bu yazıyı yaklaşık 5 saatte falan yazabildim. yani yazmaya başladığımda 17 nisan idi. yani ruhumdaki büyülü gerçekçi dünyayı zenginleştiren gabo'yu kaybedeli bugün iki sene olmuş. nasıl oldu bilmiyorum ama olmuş işte. bir de bu blogun yüzüncü yayınıymış. gabo'ya da böylesi yakışırmış. 

bu fotoğrafını gördüğüm andan beri çok seviyorum. acaba tam o anda ne yazıyordu? ben hep şuymuş gibi düşünmek istiyorum:

- İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.

- Sizlerin burada kalması için benim ölmem gerekiyorsa, ölürüm. 

aha da gittim. 










16 Nisan 2016

★ dertli gönüllere giren işte benim lötrek seven

beşinci günün şafağında çelınca devam etmeye geldim. şaka yapıyorum sanıyorsunuz ama yapmıyorum. sabah sabah 05:50 şu an. gelelim soruya. 

★ koleksiyonunu yaptığın bir şey var mı? 

yok. ama var gibi de. böyle bi' değişik.  

yani biriktirdiğim şey somut değil, soyut hiç değil ama sanal. öff bi' giremedim konuya yarabbi. 

bilgisayarıma internetten falan görüp beğendiğim illüstrasyonları kopyalıyorum. bilgisayarımda "illust" adında bir klasörüm var. o klasörde de bin tane alt başlıklı klasör var: komikli, içli, hikayeli, kadınlı, çocuklu, sanatlı, müzikli, şehirli gibi sonu gelmez temalar. ya da takip ettiğim bir illüstratör varsa onun adına açılmış klasörler klasörler.. 

 isterseniz size biraz karışık sunum yapayım. çok karışık. 









 





sunumum bitti.

hepsini bi' çırpıda buraya atıvermemek için kendimi  zor durduğumu da belirteyim. o klasörde ve bilgisayarın alakasız yerlerinde toplam kaç taneler sayılarını hiç bilmiyorum. minimalleri ayrı seviyorum mesela özlü sözlüleri ayrı, renklisi, siyah beyazı derken içimdeki illüstrasyon aşkının tarifi yok. 

bunlara ek olarak bir de ecnebilerin masterpiece dedikleri, resim gibi resim formatında olanlar var ki sanat tarihine girmiş ne varsa onlar da bende diyebilirim. işte gerçek koleksiyoner ruhu!

kapanışı ressam mıdır illüstratör müdür yoksa deli midir ve hatta burjuva mıdır dibine kadar solcu mudur nedir nedir sorularına kimselerin cevap veremediği lautrec ile yapayım. yaptıklarının aşırı hayranıyım. kim bu adam neyi yapmış hele hele bi görelim bakalım derseniz o da burada buyrun. aslında onu tanıyorsunuz eveth!


resimdeki kedili şey benim en sevdiğim çakmağım. kedinin kendisi de bizzat lautrec'e ait. geyikli tütün cüzdanı ile daha önce tanışmıştınız. 

efenim paris'in paris olduğu yıllarda chat noir/kara kedi denen yer içkinin su gibi aktığı, ahlak dışı her türlü olayların döndüğü kenar mahallelerin birindeki bir kabareymiş. diyorlar ki lautrec gece hayatı ve alkol batağına öyle saplanmış ki nerde akşam orda sabah hohhooovvv derken borç olmuş boğazına kadar. adamımız da çareyi sanatını bar posterleri yapıp satmakta bulmuş. sonra artık bu işi çok mu sevmiş ne paso hayat kadınlarını, yarın yokmuşcasına coşulan gece hayatını resmetmiş ömrünün sonuna kadar. ömür dediğim de hepi topu otuz altı yıl. tabi o kadar dumanlı, alköllü gecelere can mı dayanır? naapcan işte allah sıralı ömür versin kardeş.

sizi biraz daha lautrec'e boğup öyle gideyim. 



son olarak da "amân bunun neresi ressam? e bi' tek poster yapmış bu" gibi yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına bence dünyanın en güzel resimlerinden biri olan şu alttakini ekleyeyim. 


resmin ismi "yatakta". orjinal adı daha da havalı: "dans le lit"

ismi de kendi gibi şahane bir sadelikte değil mi yahu? ya da sade bir şahanelik. ya da öyle bir şey.  

ay evet içimdeki lötrek aşkı bambaşkı tamam gittim. 





15 Nisan 2016

★ smo:4 ne olmadan yaşayamam?

otuz günün en kazık sorusu bu. elbette insanın aklına ilk ailem, sevdiklerim demek geliyor. ama az daha düşününce ipin ucu gelmiyor. mesela iç organlarım çok lazım bana. tabi dış organlarım da. ayhh düşündükçe ürküyorum zaten korkak bi' insanım. 

en çok bağlı olduğum eşyalarımı düşüneyim dedim. etrafa baktım baktım baktım.. fark ettim ki koca evde en sevdiğim eşya ortalıkta bir tane bile olmayan şeymiş. fotoğraflar. 

mesela haberlerde evi yanan aile görünce ben en çok fotoğraflara üzülüyorum. anılara gereğinden fazla önem veriyor olabilirim. ama ne yapabilirim.

o yüzden cevap olarak anılar deyip başlıyorum. gidin kahve falan alın. kısa yazamama gibi bi' problemim var çünkü benim. evet.

ilk aklıma gelenle başlayayım. 

babam kitapları çok sever. çok sevdiği yazarları da arkadaşı falan sanır. ahmed arif'ten bahsederken ahmed abi der mesela. aşık veysel'den hemşerim diye bahseder. sevdiğim bi' yazarı aileden gibi görme huyum babamdan geçmiş. ama bu da durup dururken olmadı. anlatayım. 

daha okuma yazma bilmezken bile babam beni mutlaka kitap fuarına götürürdü. kapıdan içeri girer girmez de o gün imza günü olan yazar kim onu sorardı. kendisi adını duymamış bile olsa mutlaka o yazarın standına gider, sonu gelmez kuyruklarda beklerdik. ama sıkıldığımı hiç hatırlamıyorum. babamın her zaman anlatacak hikayesi vardır çünkü. konuşa konuşa geçerdi zaman bir şekilde. sonra sıra bize gelince de elime kitabı tutuşturur yazarın önüne itelerdi çaktırmadan. imzası için ter döktüğüm bütün yazarların benimle çok ilgilendiklerini hatırlıyorum. sonra o kitap hep benim adıma imzalanırdı. 

mesela bir demirtaş ceyhun anım var. o güne kadar adını hiç duymamıştım ama babam çok heyecanlanmıştı. meğer sevdiği bir yazarmış. kuyruk bitip de masanın iki ucunda karşılıklı kaldığımız anı hatırlıyorum. babam yine sanki tanıyormuşcasına elini uzatıp tokalaştı adamla. sonra da beni gösterip "hocam bakın hemşeriniz olur, kızım da mersin doğumlu." dedi. o anda çok fazla anlam veremediğim bir neşeyle kollarını açıp "aaa öyle mi gel o zaman gel sana şöyle bir sarılayım." dediğini hatırlıyorum demirtaş ceyhun'un. gittim dolu dolu  sarıldı, adımı sordu sonra da şu alttakini yazdı bana. 

"Hemşerim S. kızıma sevgiyle."
bakın o da beni benimsemiş. 


sonra bütün fuarı gezip bitirdik, oradan da istiklal caddesi üzerinden gezi parkı'na geçip sokak simidiyle karnımızı doyurduk. babamla adamın gıybetini yaptık. daha doğrusu o yaptı. solcuymuş abi, sendikacıymış. ideolojisindeki her noktaya katılmasa da hikayeciliğini seviyormuş babam.  bu arada babam da solcu. fraksiyon meselesi dedi. çok kurcalamadım.  

babam kitabı ödünç istedi benden. dur dedim önce ben okuycam. tamam dedi. ayrıca "dikkat et lütfen bana imzalandı o" diye de tembihlemeyi ihmal etmedim. güldü  "tamam, söz." dedi. 

mesela bu anımı benden almasın kimse. o zaman ben, şimdiki ben olamam çünkü. bazen depişsek de şimdiki benle aramız çok iyi. bozulsun istemem. 

bir anı daha anlatıcam. 

temsili biz
temsili biz

bu da çocukluktan. sanırım altı yaşında falanım. gündüz böyle evde abimle televizyon izliyoruz. havuz sahneleri var. niyeyse çok zoruma gitti havuzumuzun olmayışı. havuzu bırak evde küvet bile yok.  ağlamaya başladım. âbim hâlime çok üzüldü. 

o da çocuk. dokuz yaşında sadece, o kadar çocuk ama iyi bir abiydi hep. bir şey yapmak, beni neşelendirmek zorunda hissetti kendini. "sen bi dakka bekle gelme içeri ben seni çağırıcam." dedi gitti. ne kadar zaman geçti üstünden bilmiyorum "geeeeeeeel" diye bağırdı bana. 

büyük yeşil bi' leğenimiz vardı, onu koymuş balkona. o dokuz yaşındaki haliyle kaç kere tur yaptıysa artık, banyodan kova kova su taşımış. leğen dolunca da gururla beni çağırmış. o ses  hâlâ kulaklarımda benim

"geeeeeel"


sevinçten aklımı kaçıracaktım. hemen soyundum mayomla kaldım (altımdaki beyaz, pamuklu çocuk donu) atladım leğene yüzmeye(yüzmek?) başladım. şimdi düşününce bir leğen ne kadar büyük olabilir? ayak göbek ıslatmaktan başka ne yapmış olabilirim onun içinde. ama o anki mutluluğumun tarifi yok. 

tabi âbim prodüksiyonda sınır tanımıyor, leğeni alttan kaldırıyor "dalga geliyooooo!" diye bağırıyor falan. deli gibi eğlendik. tâ ki annem işten dönene kadar!

balkonun kapısının açılmasıyla annemin çığlığı basması bir oldu. "napıyosunuz siz burda? suyla şaka olur mu? o leğen nasıl geldi buraya? ayağınız kaysa, boğulsanız, bu çocuğun bu hâli nedir? bi' de abi olacaksın sen!" derken annem tek eliyle beni sudan kaptığı gibi diğer eliyle abimin ağzının üstüne yapıştırıverdi. tabi zavallım ağlayarak kaçtı ortamdan. annem de balkonda elinde koca havlu beni kuruluyor mu dövüyor mu belli değil. kaçsam kaçamıyorum ben de ağlamaya başladım.

"sen benim abime niye vuruyosun, sen ne biçim annesin? abim bana havuz yaptı? bırak beni abime gidicem!" ama nasıl ağlıyorum. sonra üstüme bir şeyler giydirdi de kurtuldum elinden. koştum gittim, kendini odasına kapatmış ağlıyo çocuğum. sarıldım öptüm ama nasıl yalvarıyorum "aaabiii n'olur ağlama, hep benim yüzümdeeeeğğnnn, özür dilerim abiiiimmmmm." burada gözünüzün önüne küçük emrah'la küçük ceylan getirin.

iki kardeş epey bi' ağladık. sonra annem geldi. halimizi görünce üzüldü sanırım. yanımıza oturdu, yaptığımız şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu, bizi öyle görünce nasıl telaşlandığını falan anlattı. ben çok akıllıyım ya, son bir rest çekeriz diye "tamam anne, seni affetcez ama özür dile abimden" diye yol yaptım. ama annem yemedi. "ne affetcem be! ikiniz de salaksınız! yürüyün hadi yemek yaptım!" diye bizi mutfağa iteledi. çok acıkmıştık zaten ses çıkarmadan düştük önüne. bilirsiniz yüzmek acıktırıyor insanı. 

bu anımı da almasın kimse benden bunsuz da yaşayamam. daha dramatik olması için yazımı şu sözle bitirmek istiyorum. 

anılarım olmadan asladsdsdsdsjds.

öptüm. 






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...