16 Mayıs 2016

★ smo:30 yeahh! bitemeyen çelıncı bitirmeye geldim!

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

 neden blog yazıyorum?

buralara yazmaya başlayalı sekiz sene olmuş. sekiz sene önce yeni bir başlangıca ihtiyacım vardı. üniversite sınavına girip sınıf öğretmeni olmaya ve istanbul'dan arkama bakmadan kaçmaya çok kararlıydım. sular istediğim yönde aktı, kıbrıs'a gittim. 

ilk zamanlar aşırı yalnız ama bir o kadar da mutluydum, çok iyi gelmişti uzaklaşmak. kampüs çok güzeldi, her yer çayır çimen. ben de zaten üniversiteye başlamış gibi değildim pek. yorucu bir bağımlılık sonrası rehabilitasyonda gibiydim, ders aralarında kuytularda bulduğum ağaçlara yaslanıp kitap okuyordum bolca. 

uzaktayken olan bitenleri maillerle anlatıyordum istanbul'daki arkadaşlarıma. sonra bi' tanesi "blog açsana, hem sana da anı kalır." dedi. 

ne güzel düşünmüş. 

ilk blogum sadece birkaç arkadaşıma açıktı. sonra oradaki yazıların çoğunu alıp yeni  bir adrese taşıdım, adı 'sonikpanik' olan bloguma. 

ikinci adres sonikpanik herkese açık ve uzun süre yorumlara kapalıydı. anonim kalmak için epey çaba harcıyor, çok yakın arkadaşlarım hariç kimselere bahsetmiyordum. sanırım bi' beş sene kadar da ona yazdım.

sonra istanbul'a döndüm. yine yeni bir başlangıca ihtiyacım vardı ve  sonikpanik de orada öylece kalsın istedim. kendimi burada buldum.  

sonik'i zamanında kulağıma hoş geliyor diye seçmiştim, derin anlamları yok. artık otuzu devirdiğime göre bari yanına bir de hanım ekleyeyim dedim, sonikhanım oldum.

bütün bu sosyal medya ıvır zıvırı denen şey içerisinde birini seçmem gerekse hiç düşünmeden blogspot diyecek kadar çok seviyorum burayı. aşırı güzel arkadaşlar edindim blog sayesinde, kayıp kız kardeşlerim varmış onları buldum, şahane şarkılarla tanıştım, doldum taştım yazdım, geldim içimi döktüm rahatladım. ayrıca kendime şimdiden sekiz senelik anılar silsilesi bıraktım, hem de "ağzına geleni yazmış" cinsinden. 

ooohhh çelınc da bitti böylece. bir de şarkı bırakıp öyle gideyim. 




yıllar önce, ben daha buralardan gitmeden lee ile evde kaydettiğimiz bir şey bu. ben söyledim o mixledi, düet gibi bir şeyler yaptı, ben de kendimce klip şey ettim falan. bu da böyle bir da anı işte. 

öptüm.


10 Mayıs 2016

★ smo:29 keşke korkmasaydım

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

 korktuğum şeyler?

hani bu kimsenin evinde olmasını istemeyeceği, o bilmem kaç ayaklı canlıların hepsinden hem saçma sapan derecede korkuyor hem de tiksiniyorum. adlarını bile yazamıyorum. kafka'nın dönüşüm'ünü asla okuyamayacağımı biliyorum. ve bu cevabı hemen geçmek istiyorum. ööğğğyykkkk!

bunun dışında bende yükseklik korkusunun tam zıttı bir şey var. çok yüksek binaların önünden geçerken kafamı kaldırıp bakamam. sanki koskoca bina üzerime düşecek gibi geliyor. (acaba alçaklık korkusu mu adı? değildir bence!) 

külüstür asansörlerden korkuyorum. yanımda birisi varsa belki ama yalnızsam asla binemiyorum. 

arabayla yokuş yukarı çıkmaktan korkuyorum, sanki geri geri kayıverecekmişiz gibi geliyor. bir de karşıdan kamyon falan iniyorsa oracıkta sessiz panik ataklar geçiriyorum. 

özellikle şehirler arası yollarda giderken dibimizden geçen tırlardan korkuyorum. ama haksız değilim. o tır şoförleri kendilerini mad max falan sanıyorlar. 

depremden korkuyorum. ayağımın altında zangırdayan bir zemin fikri bile sinirlerimi bozuyor. 99 depreminde oracıkta öleceğimize gerçekten inanacak kadar sallanmış ve korkmuştum. 

çok küçük, böyle daha yaşını bile doldurmamış bebekleri kucağıma almaktan da korkuyorum. sanki düşürecekmişim, yanlış bir yerini tutup canını acıtacak, incitecekmişim gibi geliyor. 

bir de çocukluktan beri, şu 'ah belinda' filminde olan bitenler var ya. başıma öyle bir şey gelmesinden çok korkuyorum. çok ama yani öyle böyle değil! 

öptüm. bööğğğğğğ!


9 Mayıs 2016

❤ kutlu ana haftası

bayansilvia anneli mim yapmış. çok beğendim, eline sağlık. eksik kalmayayım dedim. buyrun.

 annemin adı besime.
pek sık rastlanan bir isim değil. güler yüzlü kadın demek. adı gibidir lâkin konu çocuklarını korumak olduğunda o güler yüzlü besime bir anda cercei lannister oluverir, yedi krallığı tanımaz, ezer geçer. 

 annemin yaşı 55. kendisi bu konudan konuşmayı pek sevmiyor. 

 annemin mesleği otel müdürlüğü. yıllarca beş yıldızlı otellerde, odaların iyi temizlenip temizlenmediğini kontrol ettikten sonra emekli oldu. şimdi gelip benim evi nasıl temizlediğimi kontrol ediyor, bazen sabah biz uyurken kalkıp cam falan silmeye kalkışıyor, böyle zamanlarda bir güzel kavga edip sonra baş başa kahve içiyoruz. 

küçükken öğretmen olmak istermiş ama yaşadıkları şehirde öğretmen okulu yokmuş. babası da "sen çok güzelsin, oralarda seni rahat bırakmazlar, olmaz yollayamam!" diyerek annemi göndermemiş. annemin aynı zamanda ilkokul öğretmeni de olan amcası olaya dahil olmuş, dedemi geri kafalılıkla suçlamış, o arada kıyamet kopmuş. çıkan kavgada neredeyse dedemin kafası yarılıyormuş. (ay olaylar olaylar) çocuk annem olayların aile faciasına dönüşeceğini anlamış 'tamam yahu gitmiyorum, lanet olsun!" diyerek vazgeçmiş.


beni bunlar yarattı
 annemin gözleri dünyanın en güzel gözleri. kahverengi birer zeytin. kocaman. 

 annemin saçlarının esas rengi açılmaya teşne kahverengi, ama en son ne zaman o renk gördüm hatırlamıyorum. yıllardır gölgeli ışıltılı falan bir sarı ve küt gibi bir boyda. tam yeni emekli anne saçı. bir de hayatımda dokunduğum en yumuşak saçlar annemin. dokununca mutlu oluyorum. 

 annemin kilosu annem kaç hissediyorsa o. bu konu ile sorunları var, bünyesi kilo almaya çok müsait. bu da emekli anne sorunu işte. yıllarca topuklu ayakkabılarla günde on saat hiç oturmadan çalış, sonra birden evdesin! bol bol yürüyor. ekmek yemiyor, şeker yemiyor, çok uğraşıyor canım benim.

 annemin en sevdiği renk çok. evi dekore ederken eli hep sarılı, kahverengili, altınlı falan şeylere gidiyor. her zaman renkli giyinmeyi seviyor, çok siyah giyerse "ay rahibe gibi mi oldum?" diyor. pijamalarında da bebek renkleri seviyor. sütlü mavi, sütlü pembe, lila falan böyle açık renkli şeyler. bir de mor seviyor. moru birlikte seviyor olmamızı da çok seviyor.

 annemin en sevdiği yemekten çok emin değilim ama et sevmiyor pek. baklagil sever, sebze sever. sanırım en çok biber dolması yanında da cacık seviyor. 

 annemin en iyi pişirdiği yemek bence karnıyarık ama etsiz. çünkü çocuklarından biri vejeteryan diğeri vegan, her yemeği bize uydurup yapıyor. annem az da olsa et yememiz gerektiğini düşünüyor ama çocukken bu konuda o kadar çok kavga ettik ki o da vazgeçti. artık çok saygı duyuyor. 
17 yaşındaki annem

 annem en çok yelek giyer, çünkü çok üşür. ama dışarıda giymez. sokaklarda havalı giyinir, herkesin de öyle giyinmesi gerektiğini düşünür. evde de her an misafir gelecekmiş gibi hazırdır. yıllar önce ameliyat olmuştu, bir hafta kadar salonda yattı. onun dışında pijamayla görmedim annemi hiç. yazları da kolsuz tişörtler sever, altına şort giyer. çizgili şeyleri sever ama tombik gösteriyor diye giyemez, üzülür. 

 anneme en çok tam diz hizasında etekler, topuklu ayakkabı ve sedefli ojeler yakışır. ama artık düğün dernek olmadıkça böyle giyinmez. çünkü yıllarca böyle giyinmekten çok sıkılmış bir de topuklu ayakkabı belini ağrıtıyormuş. çok haklı, zaten ona ne giyse yakışır. 

 annem en çok içli tv dizileri izler. haber izlemez çünkü dayanamaz ağlar, sonra da sabaha kadar uyuyamaz. magazin programlarından sıkılır, yarışma programlarını da sevmez. en çok dizi sever. gizli gizli evlenme programları izlediğinden de şüpheleniyorum. 

 annemin, zamanında 'öğretmen olamazsın' diyen babasına inat, daha on üç yaşındayken "o zaman bana sigortalı bir iş bulun!" diye isyan bayrağı çektiğini biliyor musunuz? elbette bilmiyorsunuz. "ne yapayım, evde kilim dokuyup koca mı bekleyeyim?" şeklinde devam eden bu isyan başarıyla sonuçlanır ve annem bir iplik fabrikasında işe başlar. gece gündüz demeden de yıllarca o fabrikada çalışır, hiç şikayet etmeden. bu arada babası zengin, onu da belirteyim. 

 annem en çok alt kattaki komşunun kızı iklim'e gülüyor. iklim sekiz yaşında, annemin evinden çıkmıyor. okuldan gelir gelmez anneme koşuyor. artık annem de onu torunu yerine mi koydu yoksa arkadaşı yerine mi bilemiyorum. bazen kahkahalarla beni arıyorlar, gülmekten konuşamıyor. 

 annemin en yakın arkadaşı kocası, 'hüsnüş'
hüsnüş babam değil, annemin ikinci eşi. sanırım ben daha küçükken evlenselerdi baba derdim, şimdi amca diyorum ve ona olan sevgimin de tarifi yok. hüsnüş, dünya üzerinde yaşayan en iyi kalpli, en neşeli, en anlayışlı insan olabilir. annemi anlamak pek kolay bir şey değil çünkü. 

bir gün hüsnü amca işten geldi, zili çaldı, annem de gitti açtı. artık adam çenesinden ne kadar bunaldıysa, annem 'hoşgeldin' bile demeden "besime, allah aşkına bi' sus!" dedi. annem kalakaldı öyle. adamcağız yolda kurmuş besime'nin kapıdan girer girmez bıdırdayacağını (ki haklı) annemi görünce ağzından çıkan ilk laf bu oldu. konu annem olunca yerinde bir önlem. 



 annem en çok yanında biz olduğumuzda mutlu olur. bize yemek yedirdiğinde, bir derdimizi çözdüğünde falan. onun mutluluğu daha çok ben ve âbimle ilgili şeyler. bir de kocasıyla gezmeyi seviyor. ama akraba gezmesi değil, çıkıp bir yerlerde gezinmek, bir şeyler yiyip içmek falan öyle şeyler. bir de yazın deniz kenarında güneşlenmeyi sever, bembeyaz teni azıcık bronzlaşsın diye havluyu hep güneşe serer, keyfi yerindeyse bazen bir şişe miller içer. 


anneme yaslanıyorum gözlerim kapalı

annem en çok gece yatmak sabah kalkmak bilmememize kızar, evde çekirdek yememize, terliksiz gezmemize ve evde hayvan beslememize kızar ama geceleri gizli gizli balkondan kedilere peynir atar. inkar ediyor ama gördüm ben. 

 annem kızdığı zaman konuşur, çok konuşur. ama hiç küfür etmez. birine salak, gerizekalı falan desek "aaa ne biçim konuşuyorsunuz!" der. "salak" onun için ağır küfürdür.



annem bana adımla seslenir ya da 'annecim' der. benden bahsederken övecekse "annesine çekmiş" der. kötü bir huyum söz konusuysa "babalarına çekmişler" der geçer.

 annemi sahip olduğum her şeyin toplamından daha çok severim

 annemi en iyi anlatan kelime deyince aklıma ilk nezaket gelir. yapay bir nezaket değil, kimseyi kırmadan incitmeden yaşamak, hayırlı bir insan olmak, kötü gün dostu olmak gibi şeyler. bir de çalışkandır, çok çalışkandır. doktor ameliyat etmekle tehdit etmeseydi (bel fıtığı 😟) halen işe gidiyor olurdu. evde de boş durmaz asla, hiçbir şey yapamasa gider dolaptaki çamaşırları tekrar yıkar. üç kuruş borcu olsa geceleri uykusu kaçar, dışarı çıkarız hesabı lee ödese rahatsız olur, "siz çocuksunuz daha harcamayın paranızı" der. sadece maddi değil manevi anlamda da kimseye borcu olmasın ister, ona bir iyilik yapıldıysa on katıyla öder. kendi sanki yirmi yaşındaymış gibi, otobüste yaşlı amcalara, teyzelere yer verir, hâli yoksa ergenleri fırçalar o amcaları oturtur. genç evine 'hayırlı olsun'a gidiyorsa english home'dan süslü şeyler, yaşlı ziyaretine gidiyorsa marketten çay, süt, şeker alır götürür. kimin neye ihtiyacı olup, neye sevineceğini bir gece öncesinden hesaplar. 

yazarken çok duygulandım, annemi aradım. sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- anne n'apıyosun?
- iyiyim annecim, iklim hasta biraz, ona nesquik yapıyorum, gel sana da yapayım. 
- yok, ben kahve isterim.
- fışkı iç! 

süt içmeyip çok kahve içmeme de kızar. kızınca da fışkı diyebilir, annelik bunu gerektirir. 

mimi üzerime alınıp yaptım ama bende kalmasın, birilerine atayım bunu. 
evet dukuju, başak hanım ve mariposa hanımlar! hooopp! size attım tutun.






★smo:25 / 26 / 27 / 28 çelınca yetişmeye geldim

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

 favori disney karakterim?

çok düşündüm, bulamadım. ne çocukken ne de sonrasında prenseslerle, masallarla arası olan bir çocuk değildim. hayvanlı çocuk dizilerini (mesela lessie) ve çizgi filmlerden de en çok he-man'i severdim. izlerken, orko'yu yakın arkadaşım sanıp film bitince neden benim de yanımda firfir böyle uçuşan bir orkom yok diye üzülürdüm. aha en büyük aşkım orko.


kendisi büyücü bi' tip, esas oğlan he-man'in yancısı. bazen orko'nun ters tepen büyüleri yüzünden burunları boktan çıkmasa da sonunda bir şekilde kazanıyorlar. çünkü iyiler her zaman kazanır. 80'li yılların trt'si bize en çok bunu öğretti. 

tam kadroyu da şey edeyim.  bakın orko uçuyor yine, ay canını yediğim.

ortadaki daş abi he-man. orko'nun altındakiler iyilik savaşçıları, gezegeni koruyorlar. diğer tarafta da kötüler var. boyu devrilesice iskeletor ve adamları, hep bi' kenafirlik hep bi' gudubetlik.. "gölgelerin gücü adınağğğğ!"

 ziyaret etmek istediğim 10 yer?
on tane yer sayabilecek miyim bi' düşüneyim. 

abimle amsterdam.
babamla mısır, piramitler falan.
annemle fransa.
pelin'le yunanistan.
lee ile saraybosna, berlin, brezilya. ama karnavala falan değil, isa heykelinin çok hayranıyım.
küçük duygu ile barcelona, madrid falan oralar, böyle müzeler müzeler.. 
büyük duygu ve serkan'la avustralya.

bir de böyle şili, kolombiya falan ayırmadan güney amerika'ya gitmek isterim. oraları da ferminaanımcığımla gezerken düşündüm şimdi, çok güzel olurmuş. gider gabo'nun mezarı başında ağlaşır sonra da yarın yokmuşcasına tüketilmesi muhtemel tekilalara vururduk kendimizi. (minaaaa bak girme depresyona işimiz var annem!)

 dağınık mıyım düzenli miyim, ben neyim neyim?

ev temiz olsun, etrafta peçeteler, kürdanlar saçılı olmasın da ortada bırakılmış bir kitap, yamuk duran yastıklar falan rahatsız etmez beni. toplarım geçer, nedir yani. ama başkasının arkasını toplamayı sevmiyorum. saçma sapan yerlerden alışveriş slipleri, fişler falan toplamak da sinirlerimi bozuyor. çöp kutusu var çünkü. 

 en sevdiğim üç müzik grubu?

aklıma ilk gelenler pearl jam, whitesnake ve pink floyd. ilk ikisini dünya gözüyle gördüm de pink floyd mucize gibi bir şey olur. 

ay yemin ederim yetiştim çelınca! başardım yahu!

hatta fermina'nın anneli mimini de yapmak istiyorum bugün. az bi' düşüneyim ama önce. 

öptüm.




7 Mayıs 2016

★ smo:24 iyi ki tanıdım seni ev anası!

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

 son okuduğum kitap?



 ev anası - birgül özcan

çoktan okumuştum ama bugün tekrar başladım. çünkü bu soruyu çelıncın başından beri bekliyorum cevaba "ev anası" yazabilmek için.

lâkin ne büyük bir işe kalkıştığımın farkında değilmişim meğer. tamam yazayım da nasıl yazayım? gidip hangi kelimeleri bulayım, benim bulduğum dizi dizi sözcükler verecek mi o pötikarelerin hakkını? sonra dedim ki yazar zaten en güzelini yazmış kitabının başına, en iyisi o anlatsın. 


***
"Bu hikaye, habitatı ev olanlara, herkes giderken kalıp konanlara, kalmanın bilgisine aşina, gitmeninkine yabancı olanlara, kitaplarla arası iyi, haritalarla ve dünya küreleriyle bozuk olanlara… Pazar poşeti taşıyıp da bavul taşımamışlara, uçaklara kafasını kaldırıp öylece bakanlara, uçağın deşip yardığı buluttaki çizgilere yara izleri gibi bakıp mahzunlaşanlara çünkü en yakından saldıranın hep en uzaklar olduğunu bilenlere. “Su çok güzel gelsene” diye çağrıldığında “Sen gir, ben beklerim” diyenlere. Ekleyenlere, ekleye ekleye kendinden azalanlara, tomurcuklu çay sevenlere. Yazları ütü yapmaktan, kışları nevresimlere yorgan geçirmekten mevsimlerle, teldeki çamaşır yüzünden yağmurlarla arası bozulanlara… Şöyle, ağız dolusu “la dolce vita!” diyemeyen ama inatla Vita kutularına sardunya ekenlere, en az bir kez yemeğin altını, birkaç kez balataları ve nihayet gemileri yakmış bütün kadınlara, en çok da Sihem’e, anneme!"

***


birgül'le burada tanıştık. blog yazarken. sonra o ne yazdıysa okudum. 

sonra arkadaşım oldu birgül. dünyanın en güzel brovni yapan insanı olduğunu, ilk defa gidilecek bir yerde ne giyileceği konusunda en cool önerileri verebildiğini ve kitabını kutlamak için, hak ettiği alkışları kendisine sunmak üzere bir arkadaşı aradığında ona "yaa yemişim kitabı, boş ver şimdi, ne zaman geliyorsun yahu sen? çok özledim!" diyecek kadar, iki sohbeti dünyanın bütün övgülerinin önüne koyduğunu, öyle de güzel kalpli bir insan olduğunu bu sayede öğrendim. (yemin ediyorum ben olsam defalarca "yaa geçekten beğendin mi? ay en çok neresini beğendin?" falan diye sorular yağdırırdım.)

tabi durdum mu? elbette durmadım! birgül'ün yüzüne karşı övgülerimi sunamayacağımı anlayınca ondan bir alıntıyla instagram'a koştum. yanına da şunu yazdım: 




her şeyi böyle sade ve iyi anlatmayı becerebilmesine o kadar hayranım ki. 

çok takipçili blogu sayesinde yayıncıların dikkatini çekmiş, pr'ı kuvvetli bir blog sahibesi (ay nefret ediyorum bu laftan) değil birgül özcan. gündelik olayları geceden suda ıslayan, sabahına tuzunu karabiberini ekleyip, içine doğradığı küp küp duygularıyla pembeleşinceye kadar kavuran(*) bir yazar birgül. bunları yazarken de içim çok rahat. arkadaşım diye demiyorum. çünkü iyi kitap nedir, hiçbir şey bilmesem de bunu biliyorum. 

ve hayatınızda bir kez olsun heves kaçması denen şeyi tattıysanız bence bu kitabı da okumalısınız. 

blogunu da bırakayım buraya 
evanasi.blogspot.com

öptüm. 


(*) böyle cümleler kurmayı ondan öğrendim. ^_^

5 Mayıs 2016

★ smo:23 cücelerim, hayatımın çiçek kokan mucizeleri..

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

 yaparken heyecan duyduğum şey?

iranlı bir öğrencim vardı, ismi mani. o, okula başladığında diğer cücelerle birinci sınıfın ikinci haftasını geride bırakmıştık. çoğu anaokulundan beri arkadaş, olmayanlar da zaten kaynaşmış falan. mani ise henüz bir hafta önce gelmiş iran'dan, tek kelime türkçe bilmiyor. biraz da ürküyor elbette. her şey çok yeni onun için. ceylin ekin'le gülüşürken, toprak defne'ye aşkını ilan edecek düzeye gelmişken mani hiçbirinin adını bile bilmiyor.

bir süre annesinin okuldan gitmesini istemedi, kırmadım. annesi de kırmadı, haftalarca koridorda bekledi biz ders işlerken. ama şart koştum mani'ye, annesi biz dersteyken bekleyebilir ama zil çalınca annenin yanına gitmek yasak! tenefüslerde bahçede çocuklarla takılacak. iyi ki de böyle bir şeye zorlamışım onu. o ara çocuklar da çok sahip çıktılar bu şarta, haklarını yemeyeyim, mani'yi çekiştire çekiştire oyunlarına dahil ettiler, hiç yalnız bırakmadılar canım yavrularım. bu arada öyle güzel oynuyorlardı ki sürekli bir goygoy, bir kahkahalar..  bir gün gittim "ne var bana da söyleyin, neye gülüyorsunuz?" dedim gülmekten cevap veremediler, baktım mani de gülüyor. o ara ne olduysa artık anlaşmanın bir yolunu bulmuşlar işte. 
ingilizce, fransızca gibi bir dil bu da: çocukça dili. ve biz yetişkinler öküz olduğumuz için çoğunlukla bu dili anlamıyoruz. 

tüm bunlar olurken mani arkadaşlarına, bana, okula hepsine alıştı. koridorda bekleyen annesine "artık gidebilirsin." dediği günkü heyecanımı tarif edemiyorum şimdi. belki okuyunca çok sıradan geliyor. ama benim için bu çok büyük ve heyecan verici bir adımdı. 

bu arada o tek kelime bilmeyen mani, sene sonu gelmeden türkçe'yi neredeyse arkadaşları kadar iyi konuşmaya başladı. okuma ve yazmayı diğerleriyle aynı zamanda ve aynı derecede öğrendi. birinci sınıfın sonunda artık dikte yapabiliyordu ve hatta bazılarından daha bile iyi yapıyordu. 
bunu düşünmek de beni çok heyecanlandırıyor hâlâ.

her insan bir dünyadır sözünü çok seviyorum. çocuklar ise her gün yeni bir dünyaya dönüşüyorlar. öğrenme hızları inanılmaz. o mini minnak beyinlerinin sünger gibi her bi' şeyi içine çekip sonra da havai fişekler gibi etraflarını parıldatmasına çok heyecanlanıyorum.  

öğretmenleri olmanın en güzel yanı bu, her an o parıltılar sayesinde ışıl ışıl hissedebilmek. bir çocuğun, defalarca deneyip yapamadığı bir sorunun çözümünü bulduğunda gözünde çakan şimşekleri, gözgöze geldiğimiz an bakışlarıyla "öğretmenim! başardım!" demesini, o iki saniyelik zaman diliminde yaşadığım heyecanı da tarif edemiyorum. 
ama neşet ertaş tam olarak şöyle demiş: 

"kalpten kalbe bir yol vardır, görünmez.."

işte çocuklarla aramdaki o gizli yolda başıma gelen her şeye heyecanlanıyorum ben. 

ne güzel soruymuş bu. 



4 Mayıs 2016

smo: 22 maykamın hediyesi

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada

sahip olduğum en kıymetli şey?

çelıncın tam olarak ne sorduğunu anlamadığım sorularından biri daha. anısı olan anlamında mı soruyor yoksa maddi değer anlamında mı? ikisini katışık cevaplayayım dedim aklıma ilk, gelinliğim geldi. şimdi böyle deyince de kocayı anca kapaklamış kız cevabı gibi oldu ama değil. hemen açıklayayım. 

cool kocam (kendisinden tam olarak böyle bahsetmemi istiyor blogda) lee'nin annesi yani benim mayka'm (lee'giller boşnak ve mayka boşnakça anne demek, ben de ona öyle diyorum) tanıdığım en ruhu güzel, çalışkan ve bilge kadınlardan biri. çocuk yaşından beri hep çalışmış, tırmalamış gerçek bir savaşçı. 

çok küçük yaşta terzilik yapmaya başlamış, sonra evlenmiş. bu arada çalışmayı hiç bırakmamış. evliliğinin ilk yılları fena değilmiş ama bir zaman sonra kocasının (lee'nin babası) kanı kaynamaya başladıkça maykam için de anlatırken "hayatımın en zor yıllarıydı" dediği dönem başlamış.

bu hayta koca, kah evini yolunu unutup ahbaplarıyla dağıtmakta, kah uludağ'da güzellik yarışmaları düzenleyip zibil gibi para saçmakta iken (evet bunu da anlatayım bi' ara ben) maykam hiç durmadan çalışarak iki çocuk büyütmüş. 

(tesadüfen nette bulduğum şu yandaki güzel kız ona ikizi kadar çok benziyor bu arada)


sadece iki çocuğuna değil kalfası kızlara da annelik yapmış. gecelere kadar çalıştıkları günlerin sonunda 'kızlar bana emanet, aman başlarına bir şey gelmesin' diyerek katmış önüne hepsini, tek tek evlerinin kapısına kadar götürmüş o kızları. arabası olmayan bir servis şoförü gibi yani. (bu arada usta-kalfa falan diyorum ama bunlar olurken 30 yaşında var yok.) ve kızları ailelerine teslim edip eve dönünce de durmamış. bir odası atölye olan evinde yarı uyur yarı uyanık halde sabahlara kadar dikiş dikmiş. kumaşların arasında uyuyakalarak, bazı günler elinde yüksükle uyanıp bir dilim ekmekle kahvaltı sonrası yine dikiş makinasının başına oturmuş. 

bazen ikimiz baş başa kaldığımızda ben soruyorum o anlatıyor. ama böyle acıyla kederle anılarını anlatan yaşlı bir kadın gibi değil. benim bu her şeyden goygoy çıkarabilme huyum onda da var. taklitlerle, kahkahalarla anlatıyor hep. çok canını acıtan bir şey aklına gelirse de elimi tutup anlatmaya devam ediyor. 

bu kadını lee'nin annesi diye seviyor değilim. alt komşum da olsa severdim, ne bileyim otobüste falan tesadüfen konuşmaya başlasak durakta inince üzülürdüm. sohbeti şahane, kendisi bilge, ilginç bir kadın. ve o da beni çok seviyor diye nasıl mutluyum anlatamam. çok düşkünüz birbirimize. ona karşı hissettiğim şey  "ayyy kayınvalidem annem gibidir ayol" gibi bir sevgi değil. tam olarak olduğu kadını seviyorum ben. bir gün bunu ona da söyledim, "aynen kızım aynen, ben de seni sen olduğun için çok seviyorum, bir karakter olarak tam bana göresin sen" dedi. sonra yine güldük. 

ve gelinliğimi de elbette o dikti. 

hep kişiliğini anlattım ama maykam aynı zamanda üst düzey el işçiliği olan bir terzi. dünyanın parasını döksem, kapı kapı gezinsem bu kadar güzel dikilmiş bir elbiseye sahip olamazdım. 

maddi ve manevi anlamda benim için bu sebeple çok kıymetli o gelinlik. üzerinde maykamın elinin emeği olduğu için, çok güzel bir günde giydiğim için, lee'ye karşı derin duygular beslediğim için. ^_^ daha ne olsun. 

on beş saattir anlattığım gelinliği de ekleyeyim tabi. 



fotoğrafı âbim çekti. partimizin sonu, hava kararmak üzere, sandalyeler boşalmış. o arada ben ayağımdaki topuklu pabuçları atıvermişim, lee'nin de ceketi nerede hiç belli değil. ama çok seviyorum bu fotoğrafı. lee ne  güzel sarılmış. 

ay nasıl da romantiğe bağladım bir anda. gideyim de biraz ayı hayvanı sifu'yla güreşip kendime geleyim ben.

öptüm. 




3 Mayıs 2016

★ smo:21 hayat gülünce güzel trallallaala lalalaaaa

saçaklı'nın tüm soruları burada

tüm cevaplarım da burada

★ beni güldüren 5 kelime - söz öbeği?

"sizi gülümseten şey" sorusuna aşırı melankolik şeyler yazdığım için bu soruyu da onunla birleştirip güldüklerimi yazayım dedim. ama aklıma söz öbeği olarak bir şey gelmedi. gittim bilgisayara sakladığım şunları buldum. bunlara öbek öbek gülüyorum ben. 
         

***
***
***

bir tane daha var


sonuncuyu benim cücelerden birinin annesi yolladı geçen gün. görünce kahkahalar atmış "anneeee n'olur bunu öğretmenime yolla. o çok güler buna eminim" demiş. ay kahkahasına kurban olduğum, nasıl da bilirmiş beni. ^_^

bir de şu teyze var. cağğnım benim 



aha bunlara gülüyorum işte. 

öptüm.






2 Mayıs 2016

★ smo: 19 / 20

★ satın aldığım son şey?

en son bunları aldım.



içe basıyorum ben. her ayakkabıyla rahat edemiyorum, bunları çok aradım. denemediğim marka, model kalmadı. tam umudumu kesip adidas'ın samoa üretmesini bekleyecektim ki lee ile gezerken bulduk. iyi de oldu. çok rahatlar. marka yüzü olarak da sifu ayısı bence iyi fikir. 

bir yerde okumuştum. kadınların ayakkabı ve çanta merakı üzerine bir teori, özetle şöyle diyordu: 

+ kadınların her türden ayakkabıya sahip olmak istemesinin temelinde kendi kendine bir meydan okuma vardır. kadın birbirinden farklı ayakkabıların tepesindeyken 'şartlar ne olursa olsun ayakta durabiliyorum' mesajı vermek ister kendine ve dünyaya."

çanta için de şöyle bir fikir vardı aynı yerde: 

+ çanta rahim'i simgeler. 'ne olursa olsun (her türlü çantayla yani) tutabilirim o bebeği rahmimde koruyabilirim' der kadın farkında olmadan."

daha güzel târif edilebilirdi ama beceremedim şimdi. bazen kafam duruyor. 

raflar dolusu ayakkabı ve çantayı seviyor muyum bilmiyorum. bir zamanlar bütün yaz ve kışı birer ayakkabı ile geçirebiliyordum ve çok da mutluydum ben öyle. kış için bir bot ve geri kalan her gün için bir adet adidas samoa. o da ne sağlam ayakkabıymış, tabanı düzleşmese hâlâ giyilecek durumda. 

fotosunu çekeyim dedim ama ayı hayvanım kıskandı araya girdi. çelınc sağolsun şöyle bir fotoğrafımız var artık. 

neyse işte, sonra öğretmen oldum, sanırım o ara bozuldum ben. birlikte çalıştığım o kadınlar yüzünden hepsi. tabi bir de öğretmeninin her daim pırezentıbıl görünmesini isteyen özel okul idarecileri. bununla ilgili bir şey var onu anlatmam lazım.

cücelerim o zaman birinci sınıftalar. bir tanesi sabah zaten hasta geldi, öğlene doğru iyice fenalaşmış olacak ki bahçede eteğime kustu bir anda. 

zavallım çok  utandı. sakinleştirdim "bir şey yok, tamam hadi üzülme" falan diyerek revire götürdüm, hemşireye teslim ettim. sonra da döndüm lavaboda eteğimi yıkamaya çalıştım elimden geldiğince. neyse ki bol peçete, su, sabun vs derken temizlendi üstüm başım ama böyle kolay anlattığıma bakmayın, etekten kusmuk temizlemek pek hoş bir şey değil. o ara zil çaldı, derse girmem lazım. acele acele elimi yıkayıp çıktım tuvaletten. koridorda tüm bu olayları görmüş müdür yardımcısıyla karşılaştım ve bana şu cümleyi kurdu 

"eheheheh hocam rujumuz geçmiş mi ne, tazelesek mi acaba hehehe"

senin o şirinlik yapmaya çalışan ağzına yüzüne köpekler sıçsın diyerek kafasını kopardım ve klozete attım. demek isterdim ama hayır tabi ki. o an için yapabileceğim en sağduyulu şeyi yaptım. duymamış gibi kafamı çevirdim, içimden küfürler ede ede derse girdim. bu mesela 'neden özel okulda çalışmak istemiyorum?'un cevaplarından sadece biri. 

neyse en azından eylüle kadar spor ayakkabılarımı her yere giyebilirim gibi gözüküyor. bu aralar böyle daha mutluyum. 


★ nerede yaşamak isterim?

istanbul'da yaşamaktan memnunum. sakin ve küçük bir yerde yaşayamayacağımı biliyorum. denedim olmadı, hiç bana göre değilmiş o iş. bir de benim için hayatımın geçtiği, sevdiğim, tanıdığım insanların olduğu bir yerde yaşamak önemli. zaten ev diye başka yer bilmiyorum. bütün akrabalarım  burada. tatillerde gittiğim bir köyüm möyüm de hiç olmadı. evim yuvam burası benim. kaosunu falan her şeyini seviyorum. "bu şehirde yaşanmaz yhaaa" diyen ama ısrarla gitmeyen beyaz yakalılar ve çakma bohemler de gittiğinde daha çok seveceğim. 

artık bir yere gitmeye yeltensem anca adalar'a kadar uzaklaşabilirim gibi geliyor.  oralar da pek güzel aslında. şöyle bir manzaraya bakarak şimdikinden daha derin nefes alabilirim. 


bu gece 21 ve hatta 22. soruları da yazarak çelınca yetişmeyi umuyorum. 

öptüm. 



1 Mayıs 2016

★ smo: 18 "yeahhhh i'm still alive.."

saçaklı'nın tüm soruları burada
tüm cevaplarım da burada


★ gittiğim ilk konser? 

13 yaşında falanım, babam eve elinde bi' gitarla girdi. ama kılıf yok, sadece gitar. sapından tutuyor öyle. bu ne? dedim. "gitar kursuna yazdırdım seni" dedi. oheyy yihuu aslan babam şeklinde bilumum yalakalıkla kaptım elinden. bu arada kursu organize eden de kendisi. o zamanlar shp ilçe örgütünde çalışıyordu. bir toplantı sırasında 'gençleri daha aktif görmek istiyoruz' gibi laflar dönmüş. babam da ortamlarda solculuğu ve iyi gitarcılığıyla ünlü bir arkadaşını bulup, "tuncay, bundan sonra hafta sonları burada gitar kursu veriyorsun abicim!" diyerek olayı çözmüş. 

kısa süre sonra dersler başladı, bütün bir kış boyunca da aşırı neşeli şekilde devam etti. bir de en küçük bendim ve biraz geç kalsam falan hemen evi arıyorlardı başıma bir şey mi geldi  diye. çok sevildiğimi hissediyordum orada ben.

gerçi bunda, babamın "çocuklar dondu yahu! çay yok mu çay, çay getirin!" diyerek yönetime karşı çıkardığı isyanın da payı olabilir.  

gel zaman git zaman akordu, notaydı derken molalardan birinde tuncay abi ve öğrencileri olarak sohbet ediyoruz öyle, konular hep müzik ve gitar üzerine dönüyor tabi.  "gitarın nasıl çalınacağını öğrenmek için sadece çalışmak yetmez, iyi müzik dinlemek lazım, mesela eric clapton dinlemek lazım." dedi tuncay abi. ben de ilk defa duyduğum bu ismi not alıp kurs çıkışı gittim kasetçiye, son paramla bi' eric clapton kasedi aldım. 

birkaç hafta boyunca sadece o kasedi dinledim, sevmeye çalıştım lakin ayhh allaaam nasıl sıkılıyorum, içim bayılıyor adamın kasvetinden. hiç de haksız değilmişim bence. ulan on üç yaşında çocuk ne anlar clapton'dan? yine de direnebildiğim kadar direndim, ses etmedim. bi' gün molada bu sefer o beni kıstırdı. "n'aptın abicim dinledin mi eric clapton?" dedi. yanımızdaki aklı evvellerden biri benden önce atladı "oouuu süper adam! aaa müthiş gitarcı, oo yeah büyük müzisyen" ay nasıl kaptırdılar öyle. aha dedim aradan kaynarım ama o ara bi' sessizlik oldu bana döndüler, ergenliğin verdiği tüm utançla lafı "eee ööö diye geveleyip sonunda "yhaaa ben dinleyemiyorum onu yaaa, aaabi noolur başka bir grup falan söyle, çok sıkıldım!" diye dökülüverdim. 

tuncay abi önce bi' şaşırdı, uzun uzun düşünüp "hımm, bak nirvana diye bi grup var, onu dinle bari, gitarın nasıl çalınmayacağını öğrenirsin" dedi. 

ahhaahaha allahım! 

 o anda hiç anlamadığım bu tarife yirmi yıldır her aklıma geldiğinde çok gülüyorum. 


ama ikiletmedim, koca gitar sırtımda kurstan çıkıp şişli'ye doğru yürümeye başladım. bahçeli büyük konağa gelmeden 'germinal' diye bi' kasetçi-kitapçı vardı o zamanlar. içeri girip satıcı çocuğa "nirvana" albümü istiyorum dedim. 'bu tarafta' deyip beni üzerinde grunge yazan bi' reyona götürdü. "hangisi?" dedi. ne bileyim hangisi? kaldım öyle. sonra kapağını en beğendiğimi aldım. 

eve gelir gelmez taktım kasedi. ilk şarkıdan "işte bu! işte buuu!" diye coşmaya başladım odamda. (gaza gelip bir miktar air guitar çalmış bile olabilirim ama yüzüme vurmayın başka yerde, bozulurum)

o günden sonra yemedim içmedim, elime geçen her parayı, o grunge reyonuna yatırdım. tüm bunlar olurken biraz büyüdüm, liseye geçtim.
liseyi hiç sevmedim ben, tek bir gün bile. hiç arkadaşım yoktu okulda, asla öğretmen olmaması gereken idarecilerle de aram hep bozuktu. o arada pearl jam'i keşfetttim. her sabah yarı uyur halde, yedi gibi evden çıkıp okula yürürken walkmanimde pearl jam çalıyordu. o zaman iyi hissediyordum bir tek. sanki eddie ile birlikte yürüyorduk. ergen hezeyanları işte. ama öyle düşününce iyi geliyordu. 

okulu sevmiyordum, arkadaşım yoktu falan ama çok şanslıydım çünkü oturduğumuz binada kızlı-erkekli altı ergendik biz. onların da en küçüğü ben, ama hepimiz birbirimizi daha da grunge yaptık o binada. ölüm yıldönümünde mumlar eşliğinde kurt cobain anması yaparken odamdaki halıyı yakmışlığımız var mesela. (annem hâlâ lafını ediyor bunun.) ya da gecenin bir yarılarına kadar oturup konularını gündelik yaşamdan alan felsefi sohbetler yapıyorduk: 

- bir insan neden uyuşturucu kullanır? biz de kullanmalı mıyız? artıları, eksileri?
- bir grunge'ın bob marley tişörtü giymesi kabul edilebilir mi? 
- aman o metalciler de biraz salak mı ne? 
- ay ama o morbid angel tişörtlü çocuk çok yakışıklı değil miydi? 
- yanındaki kısa saçlı kız çok çirkin değil miydi?
- uzun saçlı cillop çocukların kısa saçlı kızlara olan bu hayranlığı nedir? 
- naapsak gidip kafamızı mı kazıtsak?" gibi ufuk açan sohbetler. 

bi' gün yine gündüzden anlaşmışız. akşam yemeğinden sonra bizde toplaşılacak. hepsi teker teker geldi, dilan ortada yok. sonunda kapı çaldı, girdi bu içeri ama nasıl heyecanlı. "lannn lannnn pearl jam geliyo!" 

o gün, o haberle, o odanın içinde sevinçten ölmediysek konseri kaçırmayalım diyedir. 

sonra konser günü geldi çattı. okullardan çıkıp tramvay durağında buluştuk. taksim'den kalkan otobüsle düştük yollara. konser 'dünya ticaret merkezi' diye bi' yerde ama adı 'dünyanın ucundaki merkez' olsa daha yerinde olurmuş. yine de hayatımın en güzel yolculuğuydu o. 

gözünüzün önüne bir otobüs dolusu tıfıl grunge getirin. o gün okulu asıp, bayrama gider gibi süslenmiş (ne kadar yırtık kot, ne kadar oduncu gömleği = o kadar süs) kız ve erkek çocuklarını. ve bu çocukların yol boyu hep birlikte jeremy söylediklerini. o gün hepimiz birer jeremy idik o otobüste.


foto: pinterest ama o gün bi' tellerden atlamadığımız kaldı
sonunda, yol boyu kafası şişen şoför bizi 'son durak' diye bir dağın başına atıp gitti. bundan sonrasını nasıl bulacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. kalabalığı takip edelim dedik. fark ettik ki kimse nereye gittiğini bilmiyor. en öndekileri çevirdik "siz yolu biliyorsunuz di mi?" dedik. kız döndü "aaaa yok ya, benim işemem lazım bi' yere o yüzden öyle koptuk gruptan." meğer onlar da bu insanlar bi' uzaklaşa da ağaç mağaç bulup işesek diye önden önden koşuyorlarmış öyle. 

bunlardan bize fayda yok deyip yoldan geçen arabaları çevirmeye başladık. adamın biri "şu taraftan gidin, kestirme yol var." dedi. 

yürüdük yürüdük, karşımıza küçük bi' tünel çıktı, kısa yani 20-30 metre bir şey.  bu arada yağmur yağıyor, yerlerde sular birikmiş göl olmuş. kenarından kenarından gidelim dedik. tam tünelin ortasındayız arkamızda koca bir traktör haldır haldır geliyor. 

ben 'duvara yaslanırız değmez bize' derken abim beni kaptığı gibi tünelin dışına koşmaya başladı. hayvan traktörcü bi dur di mi? durmadı adam, ucu ucuna attık kendimizi tünelden dışarı. bu arada sıçrattığı sulardan üstümüz başımız, çantalar falan çamur içinde kaldı. can havliyle biletleri kontrol ettik. ohh şok şükür, sağlamlar.


bir şekilde bulduk yolu sonunda ve geldik dünya ticaret merkezi'nin önüne. sıkış tepiş halde bekliyoruz. hava buz gibi. ama herkes çok neşeliydi, en çok onu hatırlıyorum. bi' ara koca bir efes şişesinin uçtuğunu gördüm, kalabalığın içinde bir yere kondu. aha dedim olay çıkacak. çıkmadı. grunge fellowship babe!

saçma bir izdihama beş kala açtılar kapıları çok şükür. arkamızdan bin kişi ittirirken güvenliklerden biri tek eliyle beni diğer eliyle dilan'ı kaptığı gibi içeri çekti. "ölmeden içeri girmeyi başardık ulan heyoooooo" diye saçma sapan hoplayıp zıpladık orada. sonra bizimkiler de girdi içeri. içerideyiz laaaaaan! pearl jam yhaa pearl jam geldi oohhheeyyeyeyey! 

gittiğim ilk konser bu. 

üzerinden yirmi sene geçmiş olmasını aklım almıyor.  o gün doğanlar bugün insan diye geziyor ortalıkta. 96 doğumlu insan mı olur yahu çok saçma! bazı şeylere aklım hiç basmayacak. 

üstteki bilet netten. benimkine baktım demin bulamadım. annemin evindeki çıkınımda duruyor olduğunu umuyorum. (allahım ya yoksa!) 

yukarıdakileri yazmam aralıklı olarak üç günümü aldı neredeyse. iki cümle cevabı olan soruya yine dünyaları yazdım. sebebini düşündüm sonra da. sanırım bir gün alzheimer falan olursam "sap geldim saman mı gidiyorum?" sorusuna cevap olsun diye yazıyorum bu kadar. en azından okur okur "hee yok ya, fena hayat yaşamamışım" derim. 

bi' de demin şu alttakini buldum.




sevgili ediciğim! bu sorulara ek olarak kendine bir de "neden istanbul'a bir kez daha gitmiyoruz ki? sorusunu da sormanı diliyorum. ulan yirmi yıl olmuş, insan bekliyo burada insan!

ayrıca bana bir black,  bir de nothingman borcun var!




öptüm. 







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...