15 Ekim 2017

✯ #17 çelınc - kaldığım yerden

bilmem kaç ay önce tam olarak şurada kendi kendime 17 soruluk bir çelınc başlatmış, sonrasında şuralarda devam ettirmiş  lakin bitirmeye muvaffak olamamıştım. yarım kalmış olmasın, devam edeyim dedim. 

#9 diyor ki: göç etmek zorunda kalsam nereye giderim? 

hiçbir zaman göçmek zorunda kalmamak istiyorum. memleket meselelerine bozulduğumda "burada yaşanmaz abi" diyen biri değilim. küçük bir sahil kasabasına yerleşip tarım yapma gibi hayallerim de yok. aksine şehir seven biriyim. gezip dolaştığım yerler içinde istanbul kadar şehir olan, sürprizi-hareketi bol olan bir yer de görmüş değilim. zaten memleketim diyebileceğim, bağımı bahçemi bağrıma basabileceğim bir yer de yok. orası burası patlamadığı sürece de gitmem bence. 

ama mecbur kalsam yine çok uzaklaşamaz yunanistan'a falan kaçardım. ya da belki balkanlarda bir yerler. cool kocamın atalarının memleketi bosna'yı beğeniyorum uzaktan. mostar'ı  ve bol "j" içeren dillerini de çok beğeniyorum. 

#10: asla unutmak istemeyeceğim anın?

asla unutmak istemeyeceklerimin hatırladığım en eskisini yazayım. sanırım 3-5 yaş civarındayım ve babamla nişantaşı'nda, amerikan hastanesi'nin yanındaki bakkal etfal abi'den poşetleri yüklenmiş eve dönüyoruz. babamın elleri dolu. elini tutmak istiyorum, ne yapıp edip serçe parmağını boşa çıkarıyor. sıkı sıkı tutuyorum eve kadar öyle yürüyoruz. 

#11: dolabımdaki en eski kıyafet? 

üşenmedim prodüksiyon yaptım soru için. 



büyük teyzem evlenince kocası ile birlikte avusturya'ya çalışmaya gitmişler. oradan anneme hediye getirmiş bu gömleği. oturup hesapladık, en az kırk yıllık ve saçma bir şekilde sağlam. bir de havalı. on yedi, on sekiz falanken çok giyerdim. ispanyol paça pantolonum ve metrelerce boncuğumla kendimi çok güzel hissederdim. bir zamanlar havalı bir kızdım.

benim için bu gömlek yıllarca memleketinden çok uzakta gece gündüz çalışan teyzem ve süslü bir genç kız olan annem demek. kalbimdeki yerini tarif edemem. 

#12: son on yılda hayatımda neler değişti? 

on yıl önce lee ile ayrı ama bir türlü kopamadığımız saçma bir ilişkimiz vardı. arkama bakmadan onun olmadığı bir yerlere kaçmak istiyordum. öss'ye girip başka bir memlekete uçtum ve onu bir daha görmeyeceğime çok emindim. üç yıldır evliyiz. 

on yıl önce öğretmen değildim. bar kızıydım. istiklal'de adı shiva olan tuhaf bir klüpte barmaidlik yapıyordum. 

on yıl önce annemle ilişkim şimdiki kadar yakın ve sıcak değildi.

on yıl önce blogum yoktu. sanırım 2008'de keşfettim blogculuğu. 

on yıl önce şimdikinden çok farklı bir insan değildim. ben çok değişmedim ama şu bir gerçek ki on yıl önce sevdiğim bu kadar çok insan yoktu hayatımda. son on yılda şahane kız ve erkekler tanıdım ve candan sevdiğim insanlar oldular. çok seviniyorum varlıklarına. 

#13: on yıl sonra nerede, nasıl yaşamak istiyorum?

bugünden on yıl sonrası için ilk dileğim hayatıma şimdiki kadro ile fire vermeden devam etmek. 

kendi okulumu açmış olmayı çok isterim. aynı maaş ve yaşam standardı olsun, daha fazlasını istediğim için değil. sadece bazen birileri daha fazla kazansın diye bana işimi yaptırmadığında canım sıkılıyor. ders anlatırken fotoğraf çekmek zorunda olmaktan hoşlanmıyorum mesela hiç.  

on yıl sonra yine istanbul'da, hatta ortaköy'de yaşamaya devam etmek isteyecek kadar da vizyonsuz bi' insanım. 

bence bugünlük bu kadar sıkıcı cevaba maruz kalmanız kafi sevgili arkadaşlar. 

bu arada yanlışlıkla sigaraya başlamış olabilirim. kendimi videodaki şekilde terbiye etmeyi düşünüyorum. 




öptüm. 


8 Ekim 2017

➳ dün bütün gün uyudum.

geçtiğimiz hafta bitmek bilmedi. bir yerlerde düşüp kalmadan ve birilerinin kafasını-kalbini kırmadan cumayı görmeyi başardım.

cuma gecesi cool kocam lee'nin canı şarap istedi. bana da erik likörü gibi değişik bir şey almış. şekerli ama güzel içiliyor. 

sabaha kadar oturduk. yine çok konuştuk. birlikte ve ayrı geçen 17. senemize girerken hâlâ bu kadar çok konuşabiliyor olmamıza çok seviniyorum. 

sabahı gördükten sonra uyuyup kalmışım kanepede. uyandığımda yanımda yoktu. yorganları daha çıkarmadık. evde ısıtan bir tek battaniye var, onu da bana örtmüş. donmuştur pikeyle diye düşünerek yanına uçtum. sarıldım uyuduk. 

akşama doğru uyandık. hafta sonu kahvaltılarında menemen seviyor. ekmek almaya gittiler sifu'yla. üşenmemiş aşağıdaki fırına inmiş. sıcak ekmekleri gömerken tv karşısında haberlere atar yaparak tıkındık. 

çok da iyileşmediğimi biliyorum. bir tylolhat daha patlatayım dedim. lee blog açmak istiyor. onun için pattern falan bakınırken uyku bastırdı. on gibi uyumuşum.

bir kaç saat önce yine kanepede uyandım. o yine içeride uyuyor sandım. belli ki saat sabah 6-7 falan. doğrulmaya çalışırken seslerini duydum. çalışma odasından gitar sesleri geliyor. 

gidip öptüm. kahve yaptım.

kendi kahvemi alıp salona döndüm. camı açtım biraz hava alsın. sonra da bilgisayarı aldım kucağıma, belki blog yazarım diye. 

yağmur yağıyor, sifu derin uykuda, evimiz sıcak ve huzurlu, lee içeride gitar çalıyor. mutluyum. 

içimden sadece bunları yazmak geldi. 






1 Ekim 2017

➳ ay çok soğuk!

allaaam nereden başlayacağımı bilmiyorum. nerede biter onun hakkında da bir fikrim yok. 



evi taşıdık. 140 m2 bir evden 90'a düşmek kolay olmayan ama bir açıdan da çok istediğim bir şeydi. hangi açıdan? sade yaşamak kararım açısından. şöyle ki: 

bıktım! 

çok eşyadan, dolapta giymediğim belki bir daha asla giymeyeceğim bir dolu kıyafet olmasından, sayısını bilmediğim yastıklardan, kullanmak istemediğim-lazım olmayan ama 'yer var işte dursun' diye atmadığım, atamadığım ev eşyalarından, oflaya poflaya bitirip bir daha yüzüne bile bakmayacağım ama öylesine yer kaplayan kötü kitaplardan, lee ve benim mazimizdeki evlerde iş görmüş ama artık lazım olmayan perdelerden, sağlam ama işlevsiz nevresimlerden, ondan bundan şundan.. hepsinden bıktım. 

bunca eşyayı geride bırakmak elbette kolay olmadı. atmaya-vermeye içimizin yine de el vermediklerini abime gömdük. hatırladıklarım arasında bir set üstü ocak, bir mikrodalga, sandalyeleri ile küçük bi' masa takımı ve milyorlarca fincan falan var.  bitti mi? no! 
sağ olsun belediye yeni evin sokağında beni bir giysi kumbarası ile karşıladı. giysi ve ayakkabıları da oraya attık noel baba gibi sırtımıza vurup. sanırım mülteci ailelere gidiyormuş orada birikenler. ohh..

eski evde ıvır zıvırları, tatil hatıralarını küçük bibloları ortalıklarda tutuyordum. onları da bir nebze azalttım ama hatırası olanları en azından kitaplığın orasına burasına sokmayı başardım. zaten toz tutuyorlar. gerek yok. 

bir de büyüklü küçüklü çok saksı vardı. seviyor lakin anlamıyorum bu çiçek işinden ben. ölen öldü kalan sadece iki büyük saksı. bir yuka (ki kendisine düşkünlüğüm bir başka) diğerinin adını hatırlamıyorum ama boyu benim kadar. onunla da aramız iyi. bence yeterli ikisi. hayatımda "ayhh soldu, ayhh gitti gidiyor" gibi gereksiz çiçek dramaları da istemiyorum çünkü. 

şüşkoluğa hızlı bir giriş yaptığım bu son bir yılda giyinmenin de hayatımdaki yeri epey değişti. uzun zamandır tek istediğim oramı buramı olabildiğince minimal gösteren şeyler ve o şeylerin rahat olması. mesela hep sırt çantaları ya da en hafifinden bez çantalar. gereksiz çantaları da eledim. diğerleri için de gerekli atma motivasyonunu kazanmak için kendime söylediğim şey hep aynı "senin yılda bir gün giydiğini belki birinin her gün ihtiyacı var! düşünme, at!" 

tüm bu fazla eşyayı elerken aslında kopamayacak kadar çok sevdiğim şeyler de vardı içlerinde ama onları da sevdiğim insanlara hediye ettim. mesela eskiden annemin olan çok sevdiğim bir çanta vardı ama senede bir gün kullanabiliyordum onu. sonra aklıma geldi betül'e versem o daha sık ve güzel değerlendirir. (kombinli falan yani) öyle şeyleri de hediye ettim ve içim de yanmadı hiç. 

peki bu kadar şeyi neden anlattım? 

siz de atın diye! 

atmak işte sözün gelişi, genel başlık. ayrıntılı düşününce yukarıdaki bir sürü kanaldan başkalarına faydanız oluyor atınca. evin içindeki ferahlık çok iyi geliyor. nerede ne olduğunu tam olarak bilmek çok iyi geldi bana mesela. bence herkese iyi gelir. atın. 

ha tabi bu arada manyak gibi de almayın. 

henüz uzun süreli almama işine giremedim ben ama onu da yapacağıma dair kendime söz verdim. yine de çok bir şey aldığım söylenemez. değişen vücut ölçülerimle baş etmeye çalışıyorum yeni şeylerle. ama almadan önce oturup neye ihtiyacım var diye düşünmek daha mantıklı. en azından kontrolü kaybetmemeye faydası olacaktır diye düşünüyorum. 

ha bir de daha "temiz içerikli" yaşamaya çalışıyorum. evdeki deterjanları daha bitkisel olanlarıyla değiştirdim. çamaşır, bulaşık, yerler falan için.. elimden geldiğince parabensiz, sülfatsız, silikonsuz falan şeyleri kovalıyorum. kullandıklarımdan çok memnunum ve çok pahalı da değiller. isteyince oluyor. isterseniz yazarım kullandıklarımı. 

makyaj malzemeleri, kozmetiklerle falan da kavgalıydım. tamamını cruelty free ve büyük kısmını parabensiz yapmayı başardım. gereksiz bir sürü şey olacağına toplu paletlerle kapladıkları yeri falan da daralttım ve bu da iyi geldi. 

gücüm olsa bütün bunların kalkıp fotosunu çekerdim ama grip-regl karışımı şahane bir kombini atlatmaya çalışıyorum şu an. gücüm yok. 

atma ve azaltma + düzenleme maceralarımın bir sonraki ayağında bilgisayarın içi var. ama orası adeta bir dipsiz delik, adeta bir gayya kuyusu. nazar değmesin birlikte dördüncü  yılımıza giriyoruz kendisiyle. allahım belgeler fotoğraflar, wordler oyunlar, onlar bunlar.. tonlarca kahveye ve aralıksız bir hafta sonuna falan ihtiyacım var bu işi çözmek için. ama kararlıyım! 

başka şeylerden de bahsedecektim ama çok uzun olacak. onları da sonra yazarım. 


öptüm. 

5 Temmuz 2017

➳ boş beleş anlatmaya geldim


çok komik değil mi?  evde bir yerlere de asasım var. peki hangi ev? yeni ev. 

belki de bu yazın en güzel esen gününden ve yeni evden bildiriyorum. yaklaşık on gündür falan bu yeni evde iyi hissediyorum. lee'ye ve bence sifu'ya da iyi geldi burası. son üç seneyi geçirdiğimiz mahalleden sonra burada yuvamıza dönmüş sayılırız. hem evin kendi güzel, sokağı, mahallesi güzel. kapının önü sokulgan kedi ve köpeklerle dolu. 

bu alttaki pofuduk mesela bütün gün apartmanın önünde sevilmeyi bekliyor öylece. 
bu arada apartmanımızın adı var ve etrafımızda üzerinde bilmem ne inşaat yazan binalar yok.  bu da iyi geldi epey. 

eski mahalleden ayrılmadan karnelerini de verdim çocukların. her ayrılık üzüyor, bu da üzdü. ama olsun, hepsi birinci sınıfı 5 yıldızlı pekiyilerle bitirdiler. ayrıldığımız için 'alın alın gönlümden koptu pekiyisi' değil, koca bir sene okula devam etmeleri bile takdir edilesi bir şeyken onlar çalıştılar, ödevler yaptılar, hamileliğin sabrımı taşırdığı günlerde bana bile katlandılar. altı yaşındaki çocuğa göz devirmek nedir di mi? ama var yani bunu da yapmışlığım. haklarını helal etsinler. "keşke üniversitelerini bile ben okutsam" diye düşünecek kadar bağlanırken hep de erken ayrılıklar geliyor başıma. bakalım bir sonrakilerle neler yaşayacağız. 

aslında yeni evin başlıca sebebi de ağustosta başlayacak olan yeni okul. herkes tatildeyken biz niye orada olacağız, cüceler gelmeden 1,5 ay önce gidip de ne yapacağız, on beş gün önce başlayınca bile geçmeyen saatler nasıl geçecek bilmiyorum. 

o arada olmam gereken bir de ameliyat var. riskli bir şey değil aksine kolay bir ameliyat dedi doktor ama ben yine de korkuyorum. ameliyattan değil de sonrasından daha çok. hayatımın şeklini değiştirebilir o ameliyatın sonucu. bilmiyorum. anlatmak için hazır değilim ama belki her şey bittiğinde ve yeniden başladığında, oh dediğimde anlatabilirim. 

kısacası eski bir şeyleri geride bıraktım, yeniye attım kendimi ve sonrası için beklediğim hatta durduğum bir dönemdeyim. dururken geceleri ezel izliyor gündüzleri de ev işi falan yaparken "acaba nasıl zayıflayabilirim" diye düşünüyorum. tartıda hiç görmediğim bir kiloyu miras bıraktı bana hamilelik. kendimi iyi hissetmem için başladığımın da altına inmem gerekiyor ve bunun için kendime altı ay süre verdim. aslında o süreyi ben vermedim, kafamdaki planlar bunu gerektiriyor. 

aslında bana bu kadar kilo aldıran şey sadece hamilelik değil öğrendiğim gün pat diye sigarayı bırakmamdı. neredeyse yirmi yıldan sonra bilemedim tabi sigara yerine ne koyacağımı ve onu da gömeyim, oh bunu da lüpleteyim derken bir anda ipin ucu kaçıverdi sonra da zaten rejim falan yapacak halim yoktu. 

ama lütfen sigaraya geri başlamayayım. 

canım bazen çok istiyor. deseler ki aa aslında sigara hiç de sağlıksız bir şey değilmiş yemin ederim o anda alır sekiz tanesini aynı anda yakıp sokarım ağzıma. 

zaten içki de içmiyorum. lee ile çılgın bir gece geçirmek istediğimizde ezel açmadan önce gidip çekirdek alıyoruz. long live çekirdek! 

şu kadarcık ve biliyorum ki aşırı sıkıcı yazıyı on saatte falan yazdım. ama hiç yazmamaktan iyidir bence. 

belki sonra geçen gün duşta düşünürken nasıl vlogger olamayacağıma karar verişimi anlatırım. 



18 Mayıs 2017

➳ güzel haberlerle gelmedim

dedim ki yazmasam hiçbir şey olmamış gibi davransam, gidip başka bir blog açsam yeniden başlasam ya da uzun uzun anlatsam başından sonuna.. hangisi iyi gelir? bilemedim. 

en son içimde bir mercimekle buradan gitmiştim. 

doktor onu kaybedeceğimi söylediği o âna kadar onu ne kadar sevdiğimi de bilmiyormuşum ben. beşinci ay biterken oldu hepsi ve o günden bu güne çok zor geçti. 

bir sürü şey yazıp sildim. en başından bu yana mümkün olduğunca dramatize etmeden yaşamaya çalışıyorum her şeyi. ilk duyduğumda ağladım ama dedim ki tamam yine yaparız, lee yeter bana, on tane çocuğa değişmem hem ben onu, yeter ki sevdiğim birine bir şey olmasın bunu da atlatırım. 

fiziksel olarak bu kadar zor olacağını bilmiyordum, tahmin bile etmiyordum. sonra onu da atlattım işte. eve döndüm. 

dönemin bitişine bir ay kaldı sadece ama okula devam etmeye, kimseyi görmeye gücüm yok. neden, nasıl vs sorularına cevap verecek durumda değilim. insanların bana üzüntüyle bakacaklarını biliyorum, bunu yaşamak istemiyorum. keşke böyle olmasaydı ama çocukları bırakmak zorunda kaldım. yeni bir öğretmen buldular yerime. haftaya salı günü fotoğraf çekimi var, veliler isyan etmiş, yeni öğretmenle istemiyorlarmış foto falan, beni istiyorlarmış, benim emeğim varmış o çocuklarda. haklılar biliyorum. bir veda borcum da var bu çocuklara. ve hatta bilmiyorum, yeni öğretmenle bir konuşayım, belki karnelerini vermeye de ben giderim. bunları hem istiyor hem de korkuyorum tamamından. 

evde kalışımın ikinci haftasında, her gün bir yerleri söküyorum. doktorlar dinlenmek gerek diyor ama bavullardan yazlıkları çıkarıp verilecekleri ayırmak falan yatıp kendine acımaktan daha iyi geliyor insana. belki bugün de kalkar avizeleri temizlerim.  ya da belki sonra gelir yine yazarım. 

bir de nasıl yapıldığını bulabilirsem blog yazılarını yorumlara kapatmak istiyorum. yorum görüp cevap yazmaya gücüm yok. 

aslında ben sadece içimi dökmeye geldim, teselli edilmek istemiyorum. 

suya anlatmayı bilsem belki o bile yetecekti. 




2 Şubat 2017

#17 çelınc / soru:17

soru on yedi diyor ki: 2017'de olmasını çok istediğin bir şey. 

çelıncı başlatırken, soruları seçerken falan cevapları hakkında pek fikrim yoktu aslında. çok azının, belki sadece birkaç tanesinin cevabını düşünmüştüm.

bu soru da onlardan biri. 

2017'de olmasını çok istediğim şeye "anne olmak istiyorum" yazacaktım. 



meğer zaten hamileymişim. geçen hafta öğrendim. 

an itibariyle yedi haftalık bir mercimek varmış içimde. 
başka ne diyeceğim bilmiyorum. 

gerçekten mercimek kadarmış bu arada. ama kalbi atıyormuş falan çok acayip. 

çok romantik duygular içerisinde değilim henüz. ne hissediyorsun diyenlere "tıbbi" diye cevap verebiliyorum sadece. hatta dışarıdan bu işe hiç sevinmemiş gibi görünüyor olabilirim. doğmamış çocuğa mektup yazacak duyguda değilim gerçekten. tek istediğim iyi olsun, zamanında ve sağlıkla kavuşalım falan. tek düşündüğüm bu. 

çok mutluyum. ve bunu sadece lee anlıyor. o da çok mutlu. bunu birlikte hissetmemiz çok güzel. böyle hisler işte.. hiç tarif edemiyorum bence şu an. 

henüz çekirdek ailem ve bir iki yakın arkadaşım dışında kimseye söylemedim. erken gibi geldiği için tutuyorum kendimi. ama lee tutamıyor. bıraksam gazeteye ilan verecek. heyecanına bakıp bir daha mutlu oluyorum.

ama buraya yazmak konusunda terededdüt etmedim pek. hem sonra kimse "yok ben görmedim, yok ben duymadım" demesin. insan okusun diye yazıyoruz şuraya. 

evet 2017'de olmasını istediğim şey buydu. ve bilmem hatırlar mısınız, çelınc başlarken "17 en sevdiğim sayı" demiştim buralarda. 

gelelim diğer meseleye. 

evet kendi çelıncımı rezil rüsva ettim farkındayım, soruların yarısı cevapsız kaldı ama onu da düşündüm. hepsini en kısa zamanda tamamlayacağım. belki sırayla, art arda olmaz ama en kısa zamanda şaapıcam ben onları. 

bu da yazının şarkısı olsun. 




öptük. 



25 Ocak 2017

#17 çelınc / soru:4-5-6-7-8 yettim gari

dördüncü günün sorusu diyor ki: etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

hımmm. 

normal arkadaşlık danışmaları dışında bir şey yazmak istediğim için her türlü görsel malzeme için gelirler diyeyim. photoshop kullanarak yapılabilecek her şey için ellerinin altındayım her an. okuldayken projelere falan görsel lazım olduğunda yapardım, sonra evlenenlere düğün davetiyeleri, dükkan açana el ilanı, afiş vs ya da web sitesi için görsel etiket vızvızvız.. grafiker değilken bu işleri çözen kişi olarak ilk akla gelen olmayı da çok seviyorum aslında. insanın mesleği dışında bir becerisi olması bence çok güzel. evet.


beşinci soru diyor ki: her zaman ve bazen özlediğim iki şey. 

bezen ergenliğe ait enerjimi çok özlüyorum. o zamanlar mesela gecenin bir yarısı arkadaşlarım arayıp seni almaya geliyoruz derlerdi ve ben de gece gece uykumdan uyanıp asla üşenmeden giyinir, on dakika içinde falan evden çıkardım. şimdi olsa evden çıkmayı bırak, bu niyetle aradıklarını biliyorsam telefonu bile açmam. ama bazen o her an, her şeyi yapmaya hazır, saçma enerjimi gerçekten özlüyorum. 

her zaman özlediğim şeyi ise hayatıma bir şekilde girip acıta acıta gitmiş hayvanlar. 

şimdi boğazda köpük, havada bulut, toprakta çiçek olduklarını düşünüyorum. her an ağlamıyorum ama içten içe her an özlüyorum.  bir gün haklarında yazabilmeyi umuyorum ama henüz buna pek hazır değilim. 

altıncı soru diyor ki: hatırladığın en eski anıyı anlat. 


galiba 3-5 yaşlarındayım. evdekiler salonda televizyon seyrederken gizlice annemin çantasına daldım. kırmızı bir ruj vardı, onu aldığımı ve duvarı boyama başladığımı hatırlıyorum. sonraki karede ruj elimden alınmış kenarda ağlıyorum, annem de elinde bez duvarı siliyor. büyük ihtimalle ağzımın üstüne iki tane yapıştırmıştır, yoksa niye ağlayayım? 



yedinci soru diyor ki: bir hayvan olsan hangisi olurdun?

çok yaratıcı şeyler gelmiyor aklıma. köpek ve kedi kırması bir şey olabilirdim belki. canımı sıkan durum ve insanlara karşı lanet bir sokak kedisi iken sevdiceklerime karşı bir o kadar pofuduk köpek kıvamında olabilirim sanırım. 
internetten kötü bir photoshop örneği olarak şunu buldum. 



ve bugünün son sorusu olan sekizinci soru diyor ki: bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?

ayhh bunu da çok düşündüm ve kesinlikle albümleri milyon satan, stadyumlar falan dolduran bir rockstar olmak istediğime karar verdim
grubumla o turne senin bu ülke benim gezeyim de gezeyim. erken yaşta ne kadar legal-illegal delilik varsa hepsini yapayım, bu arada çok sağlam paralar kazandığım için o paraların hatırı sayılır bir kısmını bağışlayıp geri kalanla da maddi kaygılar olmadan yaşayıp gideyim. bence güzel plan. 

böyle yüz soruya bir arada cevap verince işin içinden çıkamadığım için pek iyi performans gösteremedim bence ama sonunda yakaladım ucundan çelıncımı. başarılarımın devamını diliyorum.

bir de çelınca katıldığını belirten yorumlar bırakan, yeni gelen, sonradan yetişen herkesi buradan topluca öpeyim. iyi ki geldiniz, içimize kapanmaktansa dışımıza saçılmanın çok daha iyi bir fikir olduğuna emin oldum sayenizde bir kez daha.  

şu şahane gif de teşekkür hediyem olsun. 


evet, cağnım tina gibi böyle yandan yandan gittim. muck. 

19 Ocak 2017

✯ #17 çelınc / 3. soru ve "hayatımı yazsam roman olur"culuk

cağnum çelınc (evet artık sahiplendim kendisini) üçüncü gününde diyor ki: 
hayatın bir kitap/film olsaydı adı ve türü ne olurdu?

öncelikle illa bir şey olacaksa film olsun. çünkü anılarımı düşündüğümde bile kafamda hep bir şeyler  çalıyor. film olursa duyguya daha iyi gireriz bence. 

adı ne olsun diye düşünür düşünmez de aklıma ilk gelen: 

"cahildim dünyanın rengine kandım" 

gerçekten ömrüm türlü cahillikler ederek geçti. o ara türlü boka donsuz mu koşmadım, hayatımdaki insanları ite kaka kapı dışarı mı etmedim, fevri çıkışlarla gemiler mi yakmadım..

16 yaşımdayken okulu bıraktım mesela, 17 yaşımda evi terk ettim, tesadüfen bir barda çalışmaya başladım, yıllarca beyoğlu sınırları dahilinde adım atmadık bar meyhane, kafaya dikilmedik rakı, şarap bırakmadım. 

19 yaşımdayken hayatımın aşkını bulduğumu anladım, onunla olabilmek için neredeyse hayatımdaki her şeyi boşverdim. 

26 yaşımdayken öz be öz hayatımdan ikrah edip memleketten göç ettim. 

32 yaşımda o gittiğim memleketten de sıkıldım, geri döndüm. 

ve bana tüm bu delilikleri yaptıran tek şey dünyanın rengiydi bence. başka bir açıklama bulamıyorum. dünya çok renkliydi ve bir şeyler sıkıcı olmaya başladığında aklıma ilk gelen çeşitli cahillikler yapmaktı çünkü böylesi daha eğlenceliydi. 

ha pişman mıyım, değilim çünkü şu an mutluyum. dışarıdan bakıldığında işinde gücünde, gayet aklı selim bir insan gibi görünürken çok yakınlarım hariç kimsenin bilmediği saçma ve değişik ve hatta bir takım illegal deneyimlere sahip olmaktan da çok memnunum. ayrıca yanımda 19 yaşımdayken hayatımın aşkı olduğunu düşündüğüm adam var. o cahilliklerin yarısında falan yanımdaydı, şimdi yine öyle. bu da güzel oldu. 

türüne gelince, komedi ağırlıklı ama aynı zamanda aşklı meşkli psikolojik drama olabilir. (ne dediğini bildiğinden emin değildi.) 

o zaman ufak çaplı bir soundtrack yapmadan gitmeyeyim. her zamanki gibi play tuşuna basınca youtube linkine gitme teknolojisi de hediye. 

joy division - she's lost control 

beatles - yellow submarine 

salif keita- nyanyama 

yeni türkü - yağmurun elleri

victor deme - djon maya 

patti smith - because the night 

tina arena - un autre univers 


en sevdiğim şarkılar değiller. ama hayatım film olacaksa bunlarsız olmaz bence. 

ve elbette bonus track 

neşet ertaş - ahirim sensin 


öptüm.

18 Ocak 2017

✯ #17 çelınc / 2. gün

aslında bugünün cevabını dün gece yazacaktım ama bir önceki yazıda kendimi anlatırken bahsettiğim o kötü huyum yüzünden şimdiye kaldı. çocuklar iki gün sonra karne alacak ve ben hâlâ öğrenci yorumu yazıyorum, peki neden? çünkü son andacılık. 

neyse hemen ikinci günü şey edeyim. belki on ikiden sonra da yarınki soruyu şaaparım. 

sorular burada

bugünün sorusu diyor ki: kalbini kazanmanın beş yolu. 

1. iyi niyetle yapılan her şey benim kalbimi kazanır. bu her zaman şahane sonuçlar doğurmuyor elbette ama olsun. önemli olan niyet. 

2. nezaketli bir takım girişimler. ama nezaket derken yapay bir kibarlıktan bahsetmiyorum. mesela bir başkasını rahatsız etmemeye çalışmak, kimsenin alanına girmeme çabası, ona ve seçimlerine saygı duyduğunu hissettiren kimi davranışlar. ya da mesela merdivenleri silen ablayla apartmanda karşılaştığımızda "hocam ben sabahları erken geliyorum, zili çalıp rahatsız etmeyeyim, siz kapıya şaşal şişede su bırakın, ben alırım." demesi. böyle şeyler. 

3. hayvan sevgisi. ama evdeki hayvanını sevip etrafa gözünü, kulağını tıkamak değil bu söylediğim. son parasıyla sokakta bulduğu kediyi veterinere götüren bir insan nasıl kötü biri olabilir ki mesela? yok, olamaz bence. 

yalnız şöyle de bir istisnası var bu işin. burnu düşse almayacak kadar kibirli olduğu için insanlarla düzgün ve gerçek ilişki kurmayı beceremeyip de çareyi hayvansever olmakta bulan insanlar da var. onların kalbimi kazanacağını pek sanmıyorum. (ama şimdi belli de olmaz, bilemedim.) 

4. empati ve içlilik. ay bunu nasıl açıklayacağım ki şimdi? şöyle örnekler vereyim, mesela annem haberleri izleyemiyor. dünya yansa annem iki ay sonra öğrenir. eskiden çok kızardım haber izlemediği için ama sonraları anladım ben onu. çünkü annem her izlediği haberde başına kötü şeyler gelen o insanların yerine koyuyor kendini ve o insanlar adına içleniyor. birinin evi yanmış mesela, annem "yazık bu soğukta nereye gidecekler?" diye dertleniyor, yediği mandalina boğazına düğümleniyor falan. sadece empati değil bu, içli bir şekilde onun derdini dert edinmek. böyle bir insan kalbimi kazanmasın da kim kazansın?

5. acıyı bal eylemek. yani tam olarak belki bu da değil ama şöyle anlatayım. bir derdi olduğunda sanki dünya onun çevresinde dönüyormuşçasına etrafı velveleye veren insanlardan hazzetmiyorum. sürekli bir mağdur edebiyatı, bir drama queenlik falan bunlar deli gibi soğutuyor beni. ve bunun tam tersi olabilen insanlara çok saygı duyuyorum. 

mesela şu türkünün sözlerini hatırlıyor musunuz? peki hikayesini?


aşık daimi bu türküyü 12 eylül döneminde bir çatışmada ölen oğlu için eşine yazmış.

sanırım bir insan için çocuğunu kaybetmekten daha acısı yoktur. bu acıyla baş etmeye çalışırken bir de eşini teselli etmek, hem de böyle sözlerle.. 

bu hem kalbimin kapılarını o insanın ruhuna sonuna kadar açabileceğim, hem de önünde sonsuz bir saygıyla eğileceğim bir şey benim için. 

öyle işte.. 

balkabağına dönüşmeden başardım ya ikinci günün cevabını yazmayı kendimle gurur duydum şu an. gerçi buna seviniyor olmam da tam olarak nedir? evet, son andacılık. 

öptüm. 







17 Ocak 2017

✯ adını #17 çelınc koydum


şu an sizleri bir önceki yazıya gelen on yorumu okumanın ve çelıncta yalnız bırakılmamanın sevinciyle selamlıyorum. katılımcı listesinın zaten okumayı en sevdiğim blog arkadaşlarımdan oluşması şahane ama yeni tanıyacağım komşular da olacak. zaten bu mimlerin, çelıncların falan bir diğer güzel tarafı da okuyacak yeni bloglar keşfetmek. 

o zaman tutmayın, başlıyorum. 

ayhh ilk soru bu kadar zor olmamalıydı sanki ama aldık başımıza bi' dert artık yapacak bir şey yok. 

diyor ki "kendini 5 sözcük ile anlat." 

aklıma hiçbir şey gelmeyince google'dan sıfatlara baktım. dedim en azından oradan kendime bir şeyler beğenirim ama işin içinden çıkamadım. sonra gittim abimin de içinde olduğu en yakın arkadaşlarım listesine mesajlar attım. dedim ki beni bir kelime ile tanımlayın. şöyle cevaplar geldi. 

abim dedi ki: inat 

küçükken onu kızdırdığımda beni ellerimden bağlayıp annemin gardrobuna kilitlemişliği var. her saat başı gelip "özür dileyecek misin?" diye sormasına rağmen "haaaayır!" diye bağırdığım ve saatlerce direndiğim o gün çok emin olmuş tehlikeli boyutlara varan inatçılığımdan.  konuyu hatırlamıyorum ama o an haklı olduğuma çok emin olduğum için özür dilemeyi kabul etmediğimi çok net hatırlıyorum. 
o kadar saat ne yaptın dolapta derseniz onu da hatırlıyorum. önce a ile başlayan bütün şarkıcıların şarkılarını, sonra b ile başlayan, c,d,e... annem işten dönüp beni azad edene kadar bağıra bağıra şarkı söyledim. artık o da nasıl bir manyaklıkmış bi' korktum şu an. 

ceren dedi ki: rengarenk. "nasıl yani rengarenk?" deyince de bunu yazdı. 
canım benim ya, ne güzel laflar sıralamış. kurban olurum. 


sonra gürtan dedi ki: yoda

hiç aklıma gelmezdi böyle bir şey diyeceği ama birbirimizin ailesi gibi geçirdiğimiz okul yıllarımız ve sonrasında işlerin içinden çıkamadığında gelip bir şeyler danıştığı günleri hatırlayıp cedaylar cedayı olmanın gururunu hissettim bir kez daha. (cağnum gürtan sen de herhangi bir ceday değilsin benim için, gönlümün luke skywalker'ı.)

bu da pelin'den: içten 

içten ve samimiymişim. onunla da yakın arkadaşlığımız okulda insan gibi pizza yiyelim diye gittiğimiz mekanda birdenbire kendimizi ana babamıza ağız dolusu küfürler ederken bulduğumuz ve bundan hiç gocunmadığımızı hissettiğimiz an başladığı için bu cevap çok mantıklı. bir de gerçekten sevdiğimi gerçekten saçma bir şekilde seviyorum ben. 

terlediyse sırtına bez koyayım,  kızdırdıysa "yapacağın işe kafam girsin" şeklinde atar yapayım ya da işte özlediysem falan gece uykumdan uyanıp mesaj atayım, uyanırsa da uyansın yani off n'apayım tarzı bir sevgi bu. neyse ki yansıması "içten" şeklinde oluyormuş.

peki hemen ardından bir film kahramanına daha benzetilmeme ne demeli?

çünkü betül dedi ki: khalesi

çünkü onun gibi mücadeleci, din-dil-ırk ayrımı gözetmeden insancıl, hak savunucusu bir tipmişim. ayrıca onun ejderhaları gibi benim de köpeklerim oluyormuş hep. 

ay bunlar fani dünyada duyduğum en güzel sözler olabilir. 

alt alta okuyunca arkadaşlarımın cevapları ile aşırı onore oldum şu an. ne güzel şeyler düşünüyorlarmış, iyi ki sormuşum. ama bence beni tanımlayan kötü sıfatlar da var. 

mesela tembel değilim ama son andacılık (var mı şunun yerine koyabileceğim daha  düzgün bir sıfat?) ruhuma işlemiş. bu konuda pek iyi değilim, illa ki son ana kalacak o işler. daha neler yazarım kendimle ilgili ama en rahatsız olduğum şeylerin başında bu geliyor olabilir. gerisine hiç girmeyip zirvede bırakmak istiyorum. 

çelıncın zorlu başlayan ilk günü bana kendimi iyi hissetmediğimde falan gelip okuyacağım şahane bir yazı hediye etti resmen. 

it's a miracle değil de ne? 

o zaman bu da yazının şarkısı olsun ben de yayınladıktan sonra tekrar okurken disco figürleri yapayım oturduğum yerde.


hu hu huww huu! 

öptüm. 

16 Ocak 2017

➳ gelin çelınc şaapalım

bütün hafta sonum karne yorumu yazmaya çalışmak ve bunalınca kahvemi alıp bloglara kaçmakla geçti. epey şey birikmiş okuyamadığım, kimine yorumla salça oldum kimine ne yazsam bilemedim. aslında bence genel bir mutsuzluk hâli var hepimizin üzerinde. mutsuzum yazıldığı için değil, o hissi sosyal medya şeylerinden sadece burada gerçek anlamda hissedebildiğimi bildiğim için. 

aralarda pinterest'te de gezeyim dedim. gezerken ecnebi bloggerların challenge sorularına denk geldim. kıskandım gittim aradım falan kendime onların karmaşık listelerinden yeni bir liste yaptım. buyrun nur topu gibi çelıncımız.



bu kez 30 günlük değil çünkü 17 soruyu anca buluşturup denk getirebildim, ayrıca 30 gün için nedense kendime güvenemedim ve bir de 17 benim en sevdiğim sayı. ha bir de 2017 falan falan.. (burada, lafı uzattığım için kendime göz deviriyorum aslında)

sorular çok şahane değil ama biz de manyak gibi ne kadar düzgün çelınc varsa hepsini yapmışız önceden, tırt mırt idare edeceğiz artık. amaç buralarda olmak. 

iki gün sonra yani ayın on yedisinde başlayalım diyorum. iyice içimize kapandık azıcık da saçılalım artık bence. birbirimize ihtiyacımız var. en azından benim size var. 

kimler burada?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...